VASATLIK İDEOLOJİSİ: Birbirimizi anlayamayız!

Birincil sekmeler

Vasatlık, ortalama zevkin ve anlayışın yordamı ya da anlatısı değildir bana göre. Vasatlık, edebiyat adamının çok fazla dikkat etmesi gereken bir durum/düşünce/eylem silsilesidir. Baudelaire'in "kalabalıklar içinde yıkanması" örneğin vasat olmak isteğini haykırması değildir, deneyimlemek için can attığı ve maruz kaldığı, deneyimlerken de kendi kalmak, şairliğine halel getirmemek için uğraştığı bir durumdur, modus'tur. Yani modern olan Baudelaire değildir, modern onun dışında kalanlardır. O yüzden örneğin "mütekabiliyet" peşinde koşmuştur da. Bir şeyi bir şeyle karşılayıp, sonunda büyük trajedi çadırını "sonsuz olan ile her gün gelip geçen" arasında kurmuştur, beyaz eldivenlerini fahişelerle düşüp kalkarken çıkarmamıştır. Ama fahişe ile düşüp kalkmaktan ya da frengiye yakalanmaktan da pek geri duramamıştır.

Vasat, bizi kendine çeken şey değil, kısmen onun yordamı, gösterge sistemi ve söylemidir de. Her şeyin azamisi olabilecek şeylerin bir toplamıyla düşüp kalkmaya ve bu toplama olmadık, kaldırmayacakları kadar büyük değerler yüklendiğinde orada artık muhafazakarlığın alanına girmiş olmaktayız. Muhafazakarlık, zamanın ve mekanın ötesine geçmenin yollarından biridir sadece. Öyle ki, burada, herşey yükseltgendiği en yüksek noktada, oraya yükseltilmiş diğer şeylerle aynı hizaya gelene kadar iteklenir, enerjileri böyle sağlanır. Faz değişimi buharlaşma ile katılaşma arasında sürer gider ve son noktada artık "taş"laşmış kavram, Yasa'ya doğru adım adım ilerler. Yasa, burada göreneğin, geleneğin bilincidir. Her yere yayılmıştır, enine ve boyuna. Zamanı algılayışımız nasıl alışkanlıklarla oluyorsa, işte öyle.

VASATLIĞIN KUTSANMASI

Aslında bu girişi, Varlık'ta yayınlanan Kültür Gündemi'nin Ekim ayı sorusuna gelen cevaplardan bazıları için yaptım. Çünkü tek tek argümanlarla birlikte anlatmaya çalışsam da, asla anlaşamayacağım, şiire ve edebiyata, daha da temelde hayata, yaşantıya nasıl baktıklarını kestirsem de, özünde hiç bir şekilde uygulayamayacağım, yani kısaca tam anlamı ile "bambaşka dünyaların" insanları olduğumuza kanaat getirdiğim birileri olduğunu fark ettim, ediyorum. O yüzden ne Veysel Çolak'ın, ne Metin Cengiz'in ne de Abdülkadir Budak'ın yazdıklarını anlayamıyorum. Çünkü her ne kadar geçen yıllardan farklı olsa da, ne düşündüklerinde, ne de argümanlarında ne de bakışlarında bir değişme olmamış. Sadece belki de önyargılarının yerlerini değiştirip denemişler ama olmamış, olamamış. Konu mesela görsel şiir değil de, ne bileyim Fluxus ya da Kuantum Mekaniği de olsa hiç değişmeyecek gibi geliyor bana bu. Bu durum, belki de onları ya da onlar gibi düşünenleri bir "kuşak" yapabilir; "vasatlar kuşağı".

Neresinden tutarsak tutalım, elimizde kalıyor. Örneğin " Elbette herkes sanatla ilgilensin. Resim yapsın, bir tahta yontsun, şiir yazsın; ama ortaya çıkan 'şey'in bir sanat yapıtı olduğunu söylemesin." diyen biri ile ne konuşabiliriz? Elimizde neredeyse 100 yıla dayanmış "Pisuar" varken? "Ready-made" denen şey varken, sürrealist obje vb. gibi kavramsal şeyler varken, Veysel Çolak örneğin hangisi üzerine kafa patlatıp, ortaya evrensel denilebilecek bir düşünce, bir kırıntı dökebilmiştir? "Oyun olarak görsün bu eylemliliğini. Görsel şiirin bunu birebir karşılayacağına kuşkum yok." Az önce belirttiğim gibi "vasatlık" kanser gibidir. Yazarda, şairde yayılmadan etmez. Görsel şiirin bir oyun olabileceği her zaman doğrudur, ama "oyun kavramı, teorisi" üzerinden okunduğunda nasıl birşeydir görsel şiir ya da şiir nasıl birşeydir? Bunun cevabı yok. Herkesin lirik şiir, herkesin yıllık ve herkesin "şiir yazabildiği" bir ortamda, birisinin bunları çıkıp söylemesi tuhaf değil mi? (bkz. John Nash'i delirten teori)

TESİS EKSİKLİĞİ

Daha da ötesi örneğin Metin Cengiz, yazısının başında şu ifadeleri kullanıyor: "Şiir ortaya çıktığı çağlardan bu yana bir söz sanatı olma özelliğini koruşmuştur. Şiir bir söz sanatıdır." Şiirin bir söz sanatı olması demek ne demektir? Örneğin bu sözlü kültüre ait olması mı demektir? Eğer sözlü kültüre ait ise, çok basitinden "yazılı hale gelirken" geçirdiği evreyi, noktalama işaretlerini, daktiloyu, kalemi, kağıdı nasıl da es geçebiliyoruz? Anlamak mümkün değil. Yazı, bilincin yapısını değiştiriyor diyen Ong'a, Alpaslan'a ya da bu konuda akademik çalışmalar ortaya koyan bilim adamlarına mı bakmalıyız yoksa şiirlerinde "ve" bağlacını neden kullandığını açıklayamayacak durumda olan bir şaire mi? Hem bu tür soruları sormayı kendisine iş edinmiş, bizim gibiler için bu ülkede kaç tane kaynak vardır ki? Etimoloji sözlüğü olmayan bir dile sahibiz ve bunda şair, kendisini "sözün" arkasına sığınmış halde savunandır. Görsel şiir ile ilgili fikir yürütülürken, ortaya çıkan en temel sorunlardan bir tanesi, şiir tarihini "düzünden" okuma yanılgısıdır. Bu "moderniteden ne anlıyorsunuz?" sorusuna verilen cevapla eşittir. Örneğin Apollonaire beni hiç ilgilendirmez, çünkü kavramsal olarak onun cevabını Garip metninde Orhan Veli vermiştir, kendince. Eğer ben aradan geçen 100 yıl içinde hala "Kaligram"lar hakkında üç kelime fazla fikir üretemiyorsam, neden şairim ki? İkinci bir durum, metinlere, sözlere yansıyan "itiraf" kabilinden şeylerdir. Öyle ki Apollinaire'in, Mallarme'nin kitapları çoğu avangard hareket için kurucu metinler olmuşken, Metin Cengiz "Apollinaire yakın bir zamanda dilimize de kazandırılan Calligrammes adlı kitabıyla bu şiirin en başarılısını sunar". Calligrammes kaç yılında yazıldı? Ortaya çıktığında etrafında nasıl bir sanat çevresi vardı, hakim akımlar neydi, Kübizmle bağı ne kadardı? Aradan geçen zaman içinde bunun dilimize kazandırılmış olması ayıp mıdır, başarı mıdır? Calligrammes (kaligram) ifadesi nereden gelmektedir? Acaba kaligramları Apollinaire mi icat etmiştir yoksa ta eski Yunan'dan beri her kültürde mutlaka eşdeğer uygulamalar var mıdır? Özetle, aradan geçen bunca yıl içinde neremizde bir "kaligram" eksiği hissettik de, Apollinaire bize merhem oldu? Biraz da "kültür adamı" olmak gerekiyor demek ki! Az çok meraklı olmak gerekiyor. Kaligram'ın türk/kültür/islam vb. kültüründeki karşılığı nedir ve acaba Apollinaire de merakla ta o zamanlar alıp okumuş/bakmış mıdır bunlara? Yoksa biz, muhteşem aydınlanma gözlüklerimizle elimizdeki hatt sanatını bir kenara bırakıp, "büyüleniyor muyuz?"

1980 sonrasında bir çok şeyin eskiye nazaran daha özensiz olduğunu söyler dururlar. Ama görülüyor ki, örneğin "kavramsal sanat" gibi şeylere bakışlar pek değişmemiş, daha da ketumlaşmış. Aradan geçen "fluxus" rüzgarı 90'larda buraya uğradığında da ufak bir çevrenin oyuncağı olmaktan öte, bir işe yaramamış. Yine "vasatlık" demeliyiz belki de buna. Çünkü Modern resim sanatındaki gelişmelerle (örneğin Hakkı Anlı) türk şairinin kafasızlaşmasının başka türlü bir açıklaması yok. Muhafazakarlar bunlardır işte. Klişe ile nostalji arasında kurulmuş bir salıncak, salla babam salla 30 senedir, hem sağa hem sola!

Bu üç adamın, büyük bir çoğunluğun ortalaması olduğuna, onları temsil ettiklerine inanıyorum. Maalesef, büyük bir çoğunluk tarafından işte böyle görünüyoruz. Örneğin Suzan Sarı'nın görsel şiirde ne aradığı, Derya Vural'ın neden öyle şeyler yapıp, bunlara görsel şiir dediği, Zeynep Cansu Başeren'in, Barış Çetinkol'un -ki bana göre hepsini apayrı üslupları vardır- yaptıkları, bu arkadaşların tabiri ile "herkes şair olamaz kardeşim!" tahakkümü yüzünden güme gitmektedir, bu çoğunluk arasında. Gerçek anlamda tahakküm sanıyorum böyle birşey, ortalama vasatlığı dillendirerek edebiyatçı olabilmek, tarihi bunlar mı yazıyor? İşte orasını Duchamp'a sormak gerek...

Hamiş: Abdülkadir Budak da cevaplamış soruları, ama kusura bakmasın, konudan haberi yok. Görsel şiir "adında gül sözcüğü geçtiği için kitabın kapağına gül resmi koymaya" benzemiyor. Hamiş 2: Veysel Çolak, Necatigil'den bahsetmiş ve "neden kareler merdivenler hakkında yazılmadı yahu?" yollu şeyler zırvalamış. Kendisine tavsiyem Hasan Akay'ın kitaplarının adlarına bakmasıdır. Hamiş 3: Metin Cengiz'e saatini 2007'ye ayarlamasını, bu haliyle edebiyat tarihini, sadece Modern Türk Edebiyatı tarihi değil, Muallim Naci kafasıyla gördüğünü söylemek ise boynumun borcudur.