Buradasınız

EGO-KAÇ İYİMSERLİĞİ

Birincil sekmeler

bibliobot tarafından 17. Ekim 2007 - 10:34 tarihinde gönderildi
Çok iyi!
O kadar iyi değil!

Puanlar: -3

‘yukarı’ dedin

EGO-KAÇ İYİMSERLİĞİYLE YAKALAYACAĞIMIZ BU TUTKU VE DALGALAR İSTANBUL’U ŞİİRSEL ADALETE TAŞIR MI?

Özcan Türkmen

Bu kez lafı dolaştırmadan ve hemen söylüyorum: Ben günümüz kavramsal “sanat”ına, bienal türü bu etkinliklerin star-küratörleri ile star-sanatçılarına ister sanat isterse politik eylemlilik babında inanmıyorum. O yüzden 10. Uluslararası İstanbul Bienali ve Hou Hanru özelinde bir şeyler söylemeyi de küratörlerin ve onların safındaki sanat cv’cilerinin kendilerine bırakıyorum. Benim “dışardan biri” olarak meramım, bu postmodernist zamanları ve değerleri, mümkün öznel hakikatliliğimde tarihsel olarak yerli yerine oturtmaya gayret etmekten ibarettir. İşte bu amaçla güncel sanat pratiklerine itirazlarımı bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Her şeyden önce kısa bir tarihsel-tanımsal çerçeve belirlemek yararlı olacaktır: Sanat, büyük ölçüde “[[homo ludens]]”ler, “[[homo brevis]]”ler de olan biz “[[homo sapiens]]”lerin tarihimizdeki kimi yaratıcı etkinliklerimizle, bu etkinliklerin sonuçları olarak ortaya çıkan kimi yapıtların ancak yine aynı tarih içinde oluşturulmuş bir öykü, bir disiplin (sanat tarihi) çerçevesinde incelenmesiyle varolan bir olgudur. Bilimin ve felsefenin temelindeki dürtü “merak”sa sanatın temelindeki dürtü “yaratmak”tır, denebilir. Fakat biz tarihli, bellekli varlıklar olduğumuz ve anlama yetisine sahip olduğumuz için, bu ve benzeri dürtülerimizin zaman içindeki sonuçlarını bir öykü dahilinde idrak etmek, sınıflandırmak, disipline etmek gereğini duyarız ki bu da düpedüz bir başka dürtü değilse anlama yetimizin kaçınılmaz bir sonucudur. Anlama yetisinin bu tarihsel-toplumsal bağlamı nedeniyledir ki meraklarımızın, düşünmelerimizin, yaratmalarımızın sonuçları zamanla bir “elek”ten geçmek, öncesiyle ve bir arada bulunduklarıyla kıyaslanmak zorunda kalırlar. İşte düşünüp yazdığımız her şeyin felsefe olamamasının, yarattığımız her şeyin sanat olamamasının ve merak ettiklerimizin sonucunda bulguladıklarımızın hepsinin bilim olamamasının açıklaması budur. Başka bir deyişle, saydığım bu alanlar, anlama yetisinin gerekleri, belleğin seçiciliği, toplumsallık ve ölümsüz olmayışımız nedeniyle, zaman içinde kendiliğinden seçici ve ayrımcıdırlar. Tarih, her olguyu yan yana koyamaz ya da insanlık geçmişte belirli bir amaçla aynı etkinlikte bulunmuş kişileri eşitlikçi bir tutumla anımsayamaz. Tersine bir beklenti, zamanın ve insanlığın insafsızlığından çok, bizim ölümlü ve çocuksu narsisizmimizi işaret eder. Demek ki ağırlıkla Amerikan damgasını taşıyan II. Dünya Savaşı sonrası sanat pratiğinin geçmiş sanata dair en büyük saldırı argümanlarından biri olan elitizm, ideolojik bir paradigma olmaktan çok önce ve çok öte, bizzat toplumsallığımızın, belleğimizin, ölümlülüğümüzün ve anlama yetimizin doğasıyla ilintilidir. Sanat, hiç de [[Arthur C. Danto]]’nun savladığı ya da görmek istediği gibi güncelle, herhangi bir sanat kuramıyla ya da eleştirmenlerden, izleyicilerden, yatırımcılardan vb oluşmuş bir sanat dünyasıyla “bağımlı belirlenim” ilişkisi içinde değildir.

Yani sanat ne bunlara bağımlıdır ne de bunlar tarafından belirlenir. Tersine, bunları zamanla kendi formel öyküsünü izleyen sanatın kendisi inşa eder. Evet, sanatın iç öyküsü “formel”dir; zamanın ruhu açısından ikna edici bulunmayan formların terki ve yıkımı üzerine yeni form önermelerinin öyküsüdür. Üstelik bu öykü, tıpkı bilimin öyküsü gibi, toplumsal tarihimizin tüm ekonomi-politik olarak belirlenmiş ideolojik uğraklarına karşın görece bir “özerkliğe” sahiptir; çünkü kendi tarihi içinde refleksif bir soyutlamayla kendi üzerine katlanarak kendi içinden “form” kavramını ve bilincini çıkarabilmiştir. Eş deyişle, toplumlar köleci, feodal, kapitalist vb olurlar ve bilimcilerle sanatçılar kah aristokrasinin kah burjuvazinin emrindedirler; ama yine de bilimin temelini bilebildiğimiz en kesinlikli uslamlama dili olan matematik, sanatın temelini de salt duyusal olanın dili olan form oluşturmaya devam eder. Kant, estetik deneyimlemeyi, kılı kırk yararak “anlama yetimizi form aracılığıyla özgür bir oyuna davet eden” diye idafe eder. Günümüz sanatının formu, formun dününü, sorunlarını ve niteliğini hiçe sayması, içeriğe, espriye, jeste, protestoya, kurama, metne, popülizme, pop’a, kitsch’e, pastişe tutunmaya çalışması form denen zahmetli kabustan (insan burada [[Ulysses]]’te [[Stephen Daedalus]]’a “tarih benim kaçmak istediğim bir kabustur” dedirten Joyce’u anımsıyor) kaçmaya çalışmanın umarsızlığı değilse nedir? Matematiksiz bir bilimi, formsuz bir sanatı mı kekeletmeye çalışıyoruz, yoksa insanlığın devasa birikimi artık omuzlayamayacağımız kadar fazla geldi de bundan böyle görmemeyi, bilmemeyi mi tercih ediyoruz? Bu Dünya’dan herhangi bir ölümlü olarak geçip giderken, anladığım bir parça bir şey varsa diyorum ki bugünün kavramsal ağırlıklı sanatı tam da form problemi olmadığı için ve sanatın kavramla ilişkisi son derecede sorunlu olduğu – daha doğrusu, sanatın epistemolojik değeri tam da onun kavramsız form inşasında yattığı - için ölü doğmuştur ve yaşamayacaktır. Geleceğin şayet epistemolojik suikast değilse epistemolojik felaket olarak elinin tersiyle iteceği, tam bir acz pasajından geçiyoruz ne yazık ki. Göz’el olanda gözün, işitsel olanda kulağın, dilsel olanda dilin unutuluşu sayesinde, medyatik dezenformasyonun başarılarını gölgelediği bir enformasyon çağındaki tözünü inkar eden bu yitiklik sayesindedir ki aradan yaklaşık yüzyıl geçmesine karşın resimde, müzikte, edebiyatta eski ustaları halen selamlamaya devam etmekteyiz.

Bu vahim durum karşısında günümüz küratörlerine ve kavramsal sanatçılarına dönüp baktığımızda ise zafer çığlıkları, coşku ve kahkahayla karşılaşıyoruz. Haklılar, çünkü onlar problemi tam da Dostoyevski’nin Büyük Engizitörü’nün çözdüğü gibi çözdüler: Problem, problemi ortaya koyanların kendileriydi. Postyapısalcılar sayesinde artık insanlık olarak geçmişteki bütün düşünüş hatalarımızdan arınmış bulunuyoruz. Her şeyi bilmekteyiz ve tüm sorunların çözümüne ulaşmış durumdayız. Çünkü binlerce yıldır birlikte yaşamamıza rağmen salt ideolojik körlüğümüzden ötürü görememiş olduğumuz yanıbaşımızdaki “öteki”ni ancak şimdi görebildik. Bundan böyle zinhar emperyalist olmayacağız, sömürmeyeceğiz ve gücümüzün temelinde yer alan bilginin sonuçlarını bilgiden mahrum olanların aleyhine kullanmayacağız. Çünkü mülkiyet kavgalarımızın nedeni olan o kaba maddeyi arzulamaktan arındık ve bunun yerine kültürlerin kapsayıcı tinselliğini koyduk. Bu kadar akıllanmamıza rağmen Irak’taysak verdiğimiz geçici rahatsızlıktan ötürü özür diler ve sizi iyimserliği sürdürmeye davet ederiz. Yeni bir imparatorluğun kuruluş sancılarını yaşamakta olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu, gerçekte Soğuk Savaş’ın bitimine, [[Aydınlanma]] Avrupa’sı karşısında Amerika’nın kazandığı zafere, iletişim devriminin henüz baş aşağı duruşuna, kendine sınırsızca yol açarken emeğin önünü kesmeye devam eden global sermayeye, kapitalizmin günah çıkarma partisine katılışın keyfine kadeh kaldıranlar bana Antik Yunan’dan sonraki Roma’yı, İlkçağ’dan sonraki Ortaçağ’ı hatırlatıyorlar. Gerek sanat tarihinde gerekse toplumsal tarihte görürüz ki “zamansal sonralık” tek başına anlamlı ve tutunulacak bir şey değildir. Hele ki cehaletin, kolaycılığın insanın dolaylı-dolaysız her türlü bilme etkinliğinde hiçbir yeri yoktur. Ne kadar güzel değil mi, savaş yıllarının Avrupa’daki dönemsel ve karamsar Dada hakikatliliğinin Duchamps bozunumu üzerinden Yeni Topraklar’a varıp pop-star kültünün çarklarında harcanmış Amerikan soyut ekspresyonistlerinden sonra ulaştığı neo-dada sanatsal nihilizminin kapitalizmin kadim nihilizmiyle buluşması sayesinde bugün, sponsor desteğiyle devrimci bir star olabiliyorsunuz; hem politik eylemci hem de sanatçı olabiliyorsunuz; hem üst-düzey bir kavramsal elit hem de bir halk adamı olabiliyorsunuz; bir taşla bir sürü kuş vurabiliyorsunuz. Olan, [[Picasso]]’yla [[Che]]’ye olmuş gözüküyor; yaşasalar her halde iyimser Hanru’yu ve mütevazı Esche’yi çok kıskanırlardı.

Ne diyelim, birazcık mutlu olup kıvanmayı ben de çok isterim, ama yutulacak dolma mı şimdi bu? Mekanları karikatür dergilerinin inceliğini aratacak pornografik ve düzeysiz esprilerle ve parkalinç destursuzluğu / düstursuzluğu ile doldur, Beral Madra’nın da yazmış olduğu gibi bir “lunapark”a çevir, sonra da sanki bu mekanları açılış gecesinde “süpeeer” nidaları yankılanan kimi kentsoylularla değil de Gülhane Şenlikleri’ne katılan varoş sakinleriyle doldurmuşsun gibi devrimci, halkçı geçin – Pes. Bu kadarına pes diyor ve görsel sanatları yakından tanıdığını bildiğim, şehrimizin kültürel yaşamına birçok katkısından ötürü değer verdiğim Eczacıbaşı’na bienalle yollarını ayırmasını naçizane öneriyorum. Başlarında avangart yeller esen genç sanat işçilerinin ise tutarlı ve dürüst davranıp işlerini bienal mekanları yerine doğrudan sokaklarda ve alternatif mekanlarda sergilemelerini dilerim. Çünkü “egolarımızdan kaçarak” “iyimserlik”le yakaladığımız bu “tutku ve dalga”, “İstanbul”u “şiirsel adalet”e taşımıyor; sadece reklama hizmet ediyor. Bir de Hanru’nun metninde bahsettiği şu “iyimserlik” gücünü, kaynağını nereden alacak, anlamış değilim; çünkü yazıda bu belirtilmiyor. Kendi adıma, insanlığın geleceği, 3. Dünya, modernizm vb konularda iyimser olsam da küratörler, bienaller ve genelde kavramsal postmodernist sanatın geleceği konusunda karamsarım.