NOSTALJİ VE BİRİKMİŞ GÖRSEL ENERJİ

Birincil sekmeler

Çok iyi!
0
O kadar iyi değil!
0

Serkan Işın ([w:Tüğün]'de yayınlanmıştır.)

İLETİ OLARAK ŞİİR

[w:Hüseyin Cöntürk]’ün biçim/öz, şiire giren kelimelerin yükleri, bu yüklerin mecra içinde dağılımları ve ağırlıkları/oranları gibi ifadelerle kurulmuş olan “şiir eleştirisi” pratiğinin ucunda sallanan önemli duraklaradan biri “haberleşme” kavramıdır. Gerçi onun “communication” ifadesini “haberleşme” olarak çevirmesine rağmen bizim bugünlerde “iletişim” kelimesini yeğlediğimiz açıktır. Bu kısmen doğru bir tercih olmakla birlikte, kelimenin bağlamının doğduğu yer artık “ileti=haber” ikiliğinin pek geçerli olmadığını da göstermek gerekiyor. Kelimenin anlamı genişlemiştir. Gelişen teknoloji sayesinde “ileti” içerikten bağımsız bir şey olarak kodlanabilir ve “iletilme” işlemi denkler arasındaki bir enerji hareketinden çok, sadece enerji hareketi olarak açıklanabilir. Fakat kelimenin orjinali ile bizdeki kullanımı arasında büyük bir anlam açığı vardır ve bu açık “iletişim” ve “şiir” konularını serimlemeden önce kapatılmalıdır, bu yüzden kelime üzerinde duralım 1.

Cöntürk haberleşme içindeki dört ana unsurdan bahseder “verici, alıcı, haber ve haberi ileten ortam”. Burada mecra/medya olarak düşünebileceğimiz şeyi ortam olarak karşılar. Bu öğeler dışında bir de “misafir” öğe olarak adlandırdığı “gürültü” ([w:noise]) kavramını ortaya atar. Bu “parazit” iletilme sırasında haber dışında taşınan her türlü gereksiz haberdir. Cöntürk’ün haber olarak kısıtladığı “iletişim” daha çok teknoloji sığası içinde (telefon, telgraf vb) yer aldığından, başka taşıyıcı mecraların etkisinden bahsetmez. Artık kavramın bağlamına, bilgisayar, internet ve televizyon da girmektedir. Cep telefonlarının ya da internet bağlantılarının taşıyıcı ortamları durmadan daha da genişlemeye ve daha da berraklaşmaya (Cöntürk’ün deyimi ile gürültü yüklerinin taşınmasının ortadan kalkmasına) ittiği açıktır. Çünkü taşınma artık fiziksel bir iş olmaktan öte, bir akışın kontrol edilmesi şekline dönmüştür. Ayrıca iletilerin matematiksel olarak ardışıklığı ve bir sembolün söz dizisi içinde konumlanması ve sembollerin tekrarı gibi sorunlar da kısaca bant genişliği ve teknolojik ilerleme ve sembollerin yerine başka semboller bulma mantığı ile değişti. Sonuçta alıcı ve verici arasındaki bu iletişim biçimden, daha çok iletinin macerası diyebileceğimiz başka türlü bir okumaya imkân veren bir biçime geçildi. Bu macera içinde “yorumlayıcı”lar, sinyal üreticiler, sinyal emiciler, düzenleyiciler, karıştırıcılar, sıkıştırıcılar ve açıcılar vb. öğelerin de işin içine katıldığını söyleyebiliriz. Yani haber/gürültü analojisi burada daha çok haber1,haber2,haber3,haber4....haber(n) şeklindeki bir dizi haline geldi. Burada Cöntürk’ün haber iletiminin sıfır olması, alıcı ile verici arasındaki enerji farkının değişmemesi üzerinden ortaya attığı kavram: klişe. Cöntürk’ün tüm bu kavramsallaştırmaları şiire uygularken “deformasyon”u açıklamaya çalıştığını görebiliyoruz. Ona göre dil, doğası gereği “haberlerin yani iletilerin” hem içeriği hem de taşıyıcısı olduğundan, bir nevi söz dizisi olan şiirin, verim konusunda dilden ve dil kullanımından (sentaks, gramer, dizeler, deyimler vs) kaynaklanan bazı mukavemetleri, bazı gürültüleri her zaman mümkündür. Örneğin der “türkçede a harfi ile başlayabilecek iki harfli bir kelimenin ikinci harfi b, ç, d... olabilir.” Buradan yola çıkılarak “iletilebilecek” anlamlı bir kelime seçme özgürlüğü 17/28 gibi ifade edilebilir. Bu oran düştükçe klişe haline yaklaşılmaktadır. Bu dilin kendi üretkenliğine kendi kültürü üzerinden getirdiği bir kısıtlama halidir aynı zamanda. Anlamı iletiler oluşturmak, iletilerin “klişe” ve “gürültü” hallerinden uzaklaşmalarını sağlarken, aslında istenen verimin yüksekliği “denkler” arasındaki bir iletişimi yeğ tuttuğu açıktır Cöntürk’ün. Fakat “denk”lerin iletileri şiir üzerinden geçirirken hep bir enerji farkı yaratmayı amaçladıklarını ve dili böyle bir taşma (flow) anında şiirde ikame ettiklerini de söyleyebiliriz. Deformasyon bu açıdan “klişe”den kaçınmanın, gürültü pahasına kullanılmasıdır. Cöntürk’e göre şiir bir kırpma işleminden sonra şair ile okur (haber veren ve alan) arasındaki iletişimi başarıya ulaştırabilir. Hatta “okuyucusunu hazırlayabildiği, eğitebildiği oranda bu dozu artırabilir.”

Cemal Süreya ise, “folklor”u duygu ve düşünceleri taşımak konusunda özel bir alanda iletişim anlamında sorgulayan ünlü yazısında, “söz öbekleri”nin yeni düşünceleri iletmedeki bu verimsizliklerinden bahseder. Hiç bir zaman “harf” ya da “kelime”yi özerk bir alanda iletişimin tek nesnesi, giderek simgesel düzende bir taşıyıcısı olarak görmeye yanaşmadığı bu yazıda, Cemal Süreya için “kelimeye gelip dayanan” çağdaş şiir Cöntürk’ün “klişe” diyebileceği verili-taşıyıcı söz öbeklerini de parçalama eğilimindedir. Bu anlamda “folklor şiire düşman”ın yazarı, Sözlü Kültür’den bahsetmektedir. Aslında klişenin zorunlu olarak icadı, en azından Cöntürk’ün bahsettiği anlamda bir sonuç olarak ortaya çıkması, Sözlü Kültür’ün yordamından kaynaklanır. Söz öbekleri yeni duygu ve düşünceler karşısında eski güdülerini korurlar ve “kalıp”lar yardımı ile iş görürler. “Sözlü Kültür’de yaşayan biri, diyelim oldukça güç bir sorunu irdelemeye başladıktan sonra o sorun kadar güç, karmaşık ve bir kaç yüz kelimeden oluşan bir sonuca vardı. Güç bela inceleyip sözelleştirdiğini ileride anımsamak için, nasıl aklında tutabilir? Yazıdan tamamen yoksun bu insanın düşünce çizgisini sergileyecek, tekrar bir araya getirecek, veya denetleyebilecek kendinden başka bir şey, bir metin yoktur. Çetele tutmak veya nesneleri dikkatle izlemek belleğe yardım olma yolları da, çetrefil bir önerme dizisini kaydetmeye yetmez. Öyleyse, uzun ve çözümleyici bir çözüm biçimi her şeyden önce nasıl oluşturulabilir? Bu durumda çözüm arayan, düşünen insana soru soran, onunla konuşan başka birisi gereklidir; saatlerce kendi kendine konuşmak kolay değildir. Sözlü kültürde bir konu üzerine uzun boylu düşünmek, iletişime bağlıdır.” 2 Deyimler, sözcelerin, bilmecelerin, deyişlerin ve atasözlerinin kuşaklardan kuşaklara dilin taşıyıcıları olarak hizmet gördüğünü hatırlamak faydalı olacaktır. Folklor=Sözlü Kültür olarak alındığında, iletişim, kalıplaşmış, belleğe yardımcı olmak için nesneleştirilmiş ve yan anlamları çoğaltılmış, durmadan başka bir şeye gönderme yapan “klişe”lerin değiş-tokuşundan başka birşey değildir. İletişim iki katmanda iş görür. Bu katmanlardan biri duygu ve düşüncenin taşınması, diğeri ise taşınan şeylerin ortaklanması ve yaygınlaşmasıdır. Cöntürk’ün yazı boyunca bahsettiği verim konusu Sözlü Kültür’ün çıkmazlarından dolayı daha da sıkı uygulanan yöntemleri çağrıştırmaktadır. Bu bağlamda herhangi bir metinde A harfinden sonra gelecek ve anlamlı bir bütün oluşturacak diğer harflerin oranı konusunda sözlü kültüre göre düşünüldüğü açıktır. Burada kırpma işlemi de aynı şekilde sözlü iletişim üzerinden kurgulanan şiir üretim tekniğini belirler. “Sözlü kültürlerde özenle incelenmiş bir düşünceyi koruyup anımsama sorununa geçerli çözüm, belleğe yardımcı olan, ağızdan çıkmaya hazır düşünce biçimleri kullanmaktır. Düşüncenin ritmik, dengeli tekrarları ya da anti-tezleriyle, kelimelerdeki ünsüz ve ünlü seslerin uyumuyla, sıfatlar ve başka kalıpsal ifadeler akması, herkesin sık duyup kolaylıkla hatırladığı, kolay hatırlanacak şekilde biçimlenmiş atasözlerinden oluşması ve belli izleklere yerleştirilmesi gerekir. Ciddi düşünce, bellek sistemleriyle iç içedir. Belleği güçlendirme zorunluluğu, söz dizimini koşullandırır.”3

Burada “iletişim” bir ötekine ihtiyaç duymaktadır. Konuşmanın doğası reotrik ile sanat alanına taşınır. Aristoteles’in temellerini attığı ve aşılamayan çalışması Retorik4, sözlü iletişim ve temsil konularında yazı ile söz arasındaki bağları hem açar hem düğümler. Dinleyici kitlesi karşısında konuşan şair, sözlü kültürün tüm inceliklerini “göstermek” zorundadır, çünkü inandırıcılığının yanısıra belleği güçlendirmesi gereken bir ton kalıpla işini görmektedir ve tüm bunların sonunda dinleyicisinin ilgisini de çekmek zorundadır. Karşısında onunla konuşan değil, ama anlaştığını ilgisi ile belli eden sessiz bir kitle bulunmaktadır. Bu kitle görünür olmaktan çok, görünmez ve hissedilmez (orada olan ama olmayan) bir hale geldiğinde, örneğin “okur-yazar” denen kavram ortaya çıktığında, artık sözlü kültür’den devralınan tüm o bellek kalıpları kırılacak ve değişecektir.5 Kısmen Cemal Süreya’nın “şikayet” konusu ettiği bu öbekler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da ifade ettiği gibi “dünya edebiyatında görülmemiş şekilde etkilere sahip olan matbaanın/gazetenin hayatımıza girmesi ile” zaten kırılmıştır6. Cöntürk’ün “verim/klişe/gürültü” ile ifade ettiği şey, aslında dinleyici yerine “okur” düşünüldüğünde artık hesaplanabilir ya da ölçeklenebilir alanların dışına taşmıştır. Metin, artık sözden çok öte bir yerde, sözü de işin içine katarak (onu da ikame ederek) çalışır. Artık Ong’un “Sözlü Anlatımın Özellikleri” olarak ortaya attığı taktiklerin hiç biri işe yaramamaktadır. Okur-yazarlar ile dinleyici kitlesi arasındaki bariz fark, bağlamların ya da metni algılama, alımlama biçimlerinin hitabet sanatının sınırlarını aşmasıdır. Çünkü ne bağlam, ne kasıt, ne inandırıcılık, ne de ses tonu “ortaklanmış” duygudaşlığı metin üzerinde gösterebilir. Metin soğuk ve donuk yapısı ile işin içine girdikten sonra bağlam ile içerik arasında, temsil ile sunum arasında bir yerlerde herşeyi ortaklaşmış düşüncelere değil, harflerin soğuk ve donuk yapısına emanet eder. İletişim, bundan böyle yazılı ve basılı kültürde açıp bakılabilir, söküp takılabilir, kırılabilir, kesip yapıştırılabilir, yeniden üretilebilir, şifrelenebilir, güçlendirilebilir vb. türü “deformasyonların” işe girmesi ya da sökülmesi ile artık bir “haberleşme” değildir. Sözlü Kültür şairi ile yazılı kültür şairi arasındaki bariz fark, deneyimin artık aktarılması konusunda kalıpların öznelliği taşımak konusunda yeni imkanların ortaya çıkmasıdır. Yazılı kültür şairi (Cemal Süreya) klişeleri ve gürültüleri bu öznelliği aktarabilmek için şiirine alır, alabilir. Fakat öte taraftan gürültülerin doğasını da örgütleyebilir ve bunları şiirinde gösterebilir. Zaten İkinci Yeni’nin “okur yazar” bir şiir okuru, Ece Ayhan’ın deyimi ile “kentli” bir okur gözettiği açıktır. Atonal müzik vurgusu ya da kakışım gibi kavramların şiire katılması, artık sözlü kültür geleneği denen şeyden kopulduğu, Dana Giaio’nun deyimi ile “artık alt-kültürlerin malı haline gelen” şiirin7, yeni şiirin, deformasyona verdiği “haklı” payı da açıklar. İletişim, şiiri taşımaya başladığı andan itibaren, kitap ya da mikrofon gibi mecraların kısıtlamalarına da girmiştir. Bu bağlamda “gösterge”nin ikircikli doğası, onu hem söz hem de metin olarak görmeyi ve bu iki özelliği şiir içinde orantlılı (verimli) bir şekilde yaşatmayı öngörmüştür8. Ne yazık ki bu da, altında sözlü kültürün başat etkilerinin görüldüğü, ritm/ahenk denebilecek önemli direncin fazla aşınmasını sağlamıştır. Çünkü ritm, ancak şiirde deneyimin aktarılması sırasında öznellik tarafından değişmeye, gelişmeye zorlanabilir.

Bugüne gelirsek, Ong’un Verbomotor9 [sözlü hareket eden] kavramı bizim şairlerimizin psikodinamiklerini açıklamakta elverişli gibidir. Bugün gelenek ile kurulan bağ, varoşlarla kurulan bağ, ezilmişlerle kurulan bağ, itilmişlerle kurulan bağ, şairin kendisindeki ve buna paralel fark ettiği edebiyat tarihi geçmişindeki sözlü kültür etkileri bugüne, yazıya taşınarak, yazıda içerilerek “temellük etmektedir”. Lirik/epik/imgeci şiirin yükselişi, iletişim için zamir/hayalet arayışının bir sonucudur ve olgularla değil, kelimelerle, nesnelerle değil, bütün dünyamızı sarması olası ve göze görünür ilişkiler ağı içinde konuşur bu şiir; çünkü ses etrafımızı sarar, görüntü gözümüzün önündedir. Türkçe şiirin genç kanadının, kendilerinden öncekilere rağmen ısrarla vazgeçmedikleri bu “huy”larını aslında başka türlü bir enerjiden, görsel bir enerjiden aldıklarını da belirtmeliyiz. Bize göre, Türk Şiiri hiç bir zaman görsel olanın da bir temsil öğesi olacağı konusunda pek düşünmemiştir. Burada görsel, düpedüz resimdir. Görselliği, “imge” ile karşılamak adettir. İlginçtir Cemal Süreya’nın “folklor”a çattığı zamanlarda, Somut Şiir manifestosu da ortaya çıkmış ve köklerini Mallarme’nin Bir Zar Atımı olarak göstermiş ve “tarihsel deyim [historical idiom]” olarak adlandırdığı söz öbeklerini değil tıpkı dadacıların 20. yüzyıl başında yaptığı gibi “harfleri harflerle değerlendireceklerini” belirtmeleri gibi, harfe ve onun görüntüsüne ve bu görüntülerin akış biçimlerine ayrı bir önem vereceklerini yazmışlardır. Somut Şiir’in aslında temellerinde ses’e ve boşluklara verdiği yer, düzenlemelerin “sesi görselleştirmek” denebilecek bir düsturla iş görmeye çalışması da vardır. Campos’un Joyce’tan, Dante’den, Mallarme’den, Hayyam’dan verdiği örneklerin büyük bir kısmı10, “kulağın krallığında” yer alan değil, asla özetlenemeyecek şiirin (Valery) doğasında iş görür. Bu bağlamda somut şiirin bir kitabın sayfasında değil, gündelik yaşamın logoları, simgeleri, ikonları, panoları kısaca akışı içindeki yeri daha önemlidir. Bizde, genç şairin özenle kaçtığı bu alanlar, belki de verili saygınlık kalıplarından oluşan bir şair tanımının da artık işe yaramayacağını, iç ile dış arasındaki faz boşluğunun, yaşamın bize bıraktığı “lirik” boşluklardan değil, “görsel enerji alanların”dan kotarılabileceğini de işaretlemekte. Çünkü şair, şiir metni ve okur arasındaki uzaklık ile şiir tarihi ile şiir metni arasındaki uzaklık arasında seçim yapmak zamanı gelmiştir.

Bu bağlamda, modern türk şiirinin görsel olan ile işitsel olan arasındaki yolculuğunun en zorlu yerine gelinmiştir. Çünkü ucu bucağı olmayan ve çepeçevre saran Doppler kanunları ile biçimselliğin en vurucu renk ve desen melezliklerine bürünmüş reklam panoları arasında kendisine, ve kendisi ile birlikte iletişim kurmak istediği ötekilere yer açmak, ama öncelikle “veri yolu” açmak zorunda kalmıştır genç şair. Bu bağlamda bizi ne “rizomatik” temrinler, ne de Eliot’ın İngiliz dili içinden konuşan gelenek algısı ilgilendirir, ne de flanörlüğün yok-estetiği, ne de “delikanlı”lık. Yaşadığımız çağın verimsizliklerine karşı, şiirin verimli olmasını beklemek yerine, bu verimsizliklerin dile gelmemiş enerjilerini açığa vurmak daha tercih edilebilir olmalıdır. Klişelerin, gürültülerin estetiğinin en göz alıcı yeridir burası. Çünkü Türk(çe) şiirinin sırtını döndüğü her şey, bir gün kendisine “kültür” ya da “teknoloji” olarak geri dönecek, içinde yaşadığı toplumun sınıflardan değil, işte bu akışın içinde kendine yer bulmaya çalışan ve eninde sonunda birkaç merkezin etrafında dönenmekte olan “simgeler, düzgüler ve tüketim/üretim ilişkileri” arasına sıkışmış kalmış bellek aralıklarından mürekkep çevreler olduğunu ve bu çevrelerin “iletişim” arzularının merkezler tarafından önce dil düzeyinde tuzağa düşürüldüğünü fark etmek zorunda kalacaktır. Ve eninde sonunda şiir, plastik bir dil demektir. Ya da dilin plastikliğinin verimidir..

  • 1. İletişim kavramı ile ilgili ufak notlar: İletişim, Latince’de bölüşmek anlamına gelen ([w:communis]) kelimesinden çıkarılmış bir terimdir. Bu kaynaktan bakıldığında iletişim ; bilgi, fikir, davranış gibi kapsamın bireyler veya gruplar arasında bölüşülmesini sağlamak için yapılan çabalar olarak tanımlanır. Bu terimi haberleşme olarak almak anlamını daraltır. Çünkü bireyler ve gruplar arasındaki her türlü ilişki iletişimdir. (Bursalıoğlu , 1998 ;113) Bir kişinin kendinden hoşlanması ve kendini diğer insanlarla, doğayla ilişki içinde görmesi, yaşamının anlamlı olmasını sağlar. Gergin bir toplum içinde yaşıyoruz; kişileri kuşatan bu gerginliğe esir düşmemek için, kişinin kendisiyle ve çevresiyle, bilinçli ilişki kurması gerekir. bilinçli iletişim, anlamlı yaşama, anlamlı yaşam da sakin ruh halinin gelişmesine yol açar. (Cüceloğlu,1996 ; 17) Amerikalı bilim adamları Paul WATZLAWİCK, Janet H. BEAVİN ve Don D. JACKSON 1967 yılında yazdıkları kitaplarında beş temel iletişim varsayımı öne sürmüşlerdir. Halen geçerliliğini korumakta olan bu varsayımlar şöyledir ; 1. İletişim kurmamak olanaksızdır; 2. İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır. 3. Mesaj alışverişindeki dizisel yapının kendi başına bir anlamı vardır. 4. Mesajlar sözlü ve sözsüz olarak iki tiptir. 5. İletişim kuran kişiler eşit veya eşit olmayan ilişki içindedirler. [...]İletişim, sürekli bir mesaj alışverişidir. Konuşan mesaj gönderir; dinleyen bu mesaja tepkide bulunur; bu tepkiye bir cevap verilir, bu cevabın karşılığı alınır ve etkileşim böylece sürüp gider. Bu etkileşim dizisi içinde, bir mesajın nerede yer aldığı, yani hangi mesajdan önce ve hangisinden sonra geldiği, o mesajın anlamını etkiler. Bu yapı her iletişim faaliyetinde vardır ve bireylerin birbirini tanımlamaları bu yapıyla ilişkilidir. 4.Mesajlar iki tiptir; Söz, ister yazılı olsun ister konuşulsun, karmaşık bir gramer yapısına göre oluşturulur ve mantıksal analizlere izin verir. Yüz ifadesi gibi sözsüz mesajlar, gramer kurallarına göre oluşturulmaz ve mantıksal analizleri yoktur. İçerik iletişiminde sözlü mesajlar etkiliyken, ilişkiyle ilgili tutum ve tercihlerin anlatımında ise sözsüz mesajlar en etkili olurlar. Bilim sözlü mesajlar üzerine kuruluyken, iki sevgili arasındaki ilişkide ise sözsüz mesajlar daha geçerlidir. 5.Eşit veya eşit olmayan ilişkiler; Tüm iletişim etkileşimleri, benzerlik ya da farklılığa dayanarak eşit veya eşit olmayan olmak üzere iki türdür; Kişiler birbirlerini denk görürlerse , eşit ilişki içinde olurlar bunlar “ben zekiyim konuştuğumda zeki”, ”ben istediğimi söylemekte özgürüm konuştuğumun da özgürlüğü var” gibi düşünürlerken eşit olmayan ilişki içinde olanlar “ben zekiyim konuştuklarım ahmak”, “ben istediğimi söylemekte özgürüm fakat konuştuğum kişinin böyle bir özgürlüğü olmamalı” diye düşünürler. Türk toplumunda erkekle kadın arasında böyle ilişki yaygındır. (Cüceloğlu,1996 ; 19-25) İletişim öğeleri; haberin amacı, haberi veren, haberin kapsamı, geçtiği kanallar, haberi ileten araçlar, haberi alan ve yarattığı etkidir. İletişim engellerini ise; psikolojik, semantik, hiyerarşi, statü, alan, gizlilik, korunma, savsaklama gibi nedenler meydana getirir. İletişim, sesli ve sessiz iletişim şeklinde düşünülmelidir.
  • 2. Walter J. Ong, Sözün Teknolojikleşmesi, Metis
  • 3. age sayfa 50
  • 4. Aristoteles, Retorik, YKY, Mehmet H. Doğan çevirisi..
  • 5. Gonca Gökalp-Alpaslan XIX.Yüzyıl Yazılı Anlatılarında Sözlü Kültür Etkileri (Ankara, 2002, Kültür Bakanlığı Yayınları) bu konuda devasa bir çalışma ortaya koymuştur.
  • 6. 19. Asır Türk Edebiyatı, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar, Çağlayan Kitapevi
  • 7. Dana Gioia, Dissapearing Ink / Kaybolan Mürekkep, Grey Hound Press
  • 8. Derrida, Of Grammatology’de bu ikiliğin üzerine gider. Ona göre “yazmak, asla konuşmak değildir.”
  • 9. Ong, a.g.e.
  • 10. Campos ile söyleşi : Dante’den Post-Somut Şiire.