Buradasınız

görsel şiirde bir imkan olarak Tamga

Birincil sekmeler

har tarafından 23. Nisan 2008 - 19:44 tarihinde gönderildi
Çok iyi!
O kadar iyi değil!

Puanlar: 7

‘yukarı’ dedin

Batılı araştırıcılar tarafından, kaya sanatı, görsel şiirin en eski ataları olarak görülmektedir. Bu bağlamda, Şan Budistlerinin ve Taoist monk şiirleri, Çin dağlarına nakşedilmiş olarak bulunmuş ve Çin ideogramları bu kaya yazı-resimleri ile birlikte incelenmiştir. Keltik'teki objelerin üzerinde bulunan kaya sanatı motifleri de sembolik önyazıya evrildiği düşünülerek mercek altına alınmıştır. Mayaların ön-hiyeroglifleri de araştırılmış, Güney Afrika'daki Blombos Mağarası'ndaki 75.000 yıl öncesine dayanan buluntuların ise, yazılı, sembolik ögelerden oluşan dilin gelişimi için oldukça değerli olduğu öne sürülmüştür. Görsel şiirin köken araştırmalarının

en uzun soluklu takipçisi, Karl Kempton'ın yanısıra Carol Stetser da, kaya sanatının önemini açıklarken, yayınlarında çağdaş görsel sembollerin yanında geçmişe ait kaya sanatının da bulunuşunu ortamın bir yansıması olduğu kadar eşzamanlılık ve rölativite kuramlarındaki filozofik anlayışın da yansıması olduğuna işaret eder. [1]

Tamgaları, görsel şiire ait köken incelemelerinin bir parçası ve günümüz görsel şiirinde bir imkan olarak değerlendirirken, başlangıçta, bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim. "Batıdan ithal" gibi sığ yargılarla değerlendirilmek istenen görsel şiirin, tamgalar bağlamında inceleniyor olması, ne bu bakış açışıyla şiiri görmek isteyenlerin tezlerini çürütmek için bir çabadır, ne de batılı araştırıcıların Türk kaya sanatına karşı körlüklerine karşı bir serzeniştir. Amacı olmasa da niyeti, görsel şiire, bir imkan olarak tamgaların kökü derindeki varlığını hatırlatmaktadır.

Eski Türkler’de damga anlamına gelen kayaların üzerine nakşedilmiş tamgaların en eski örnekleri, Tamgalı Say ve “nakışlı” taş anlamına gelen Saymalı Taş’ta bulunabilir. Kazakistan’da bulunan Tamgalı Say’daki yontmalar Kazım Mirşan’a göre, M.Ö. 35000 yılına dayanırken, Yenisey’in kollarından birinin geçtiği Sülyek Vadisi’nde bulunan, Ulu Kem Sülyek Yazıtı, üzerinde yazı karakterleri seçilebilir netlikte olduğu için ilk yazıt olarak kabul edilmekte olup, M.Ö. 8000 yıllarına aittir. Üzerinde pekçok tamga bulunan, aynı döneme ait bir başka yazıt, Doğu Anadolu Bölgesi’nde SAT dağında bulunmuştur. [2]

Kaya resimlerine pitogram denirken, eski Mısır’da harf yerine resim kullanmaya ise petroglif denilmektedir. Yazıda kelimenin harfleri gösterilmeden fikri ifade eden işarete ideogram; bir harf, ses yada heceyi gösteren işarete ise fonogram denilmektedir. [3] Bu evrelendirme için de araştırıcıların bir kısmı tamgaları piktogramla piktograf arasında görürken, büyük bir bölümü ise yazı karakterleri içeren kaya yontuları anlamında petroglif olarak görülmektedir. “görsel malzemenin görsel olmayana doğru büyümesi” şeklinde evrilen bu petroglifler, ideogram olarak da değerlendirilebilmektedir.

Orta Asya göçebelerinin hayvanlara dair, İskit kökenli süslemelerin geri planında görülen, güneş simgelerini geometrik biçimlere dönüştüren “ideogramik” çizimleri, Fransız sanat tarihçisi Prof. Dr. Georges Charrie şöyle yorumlamaktadır:

“Gözlerinde her nesneyi bir süs olarak görebilen göçebelerin bir hayvanı üsluba çekmek, geometrik desene çevirmek ya da bunun tersini yapmak gibi olağan üstü doğal bir yetenekleri vardır.”[4]

Bu sanat tarzına bir tarif bulmak isteyen araştırıcılar, “step analizm”i, “iskit baroku” tanımlamalarını geliştirmişlerdir.[4]

İdeogramları şiirde bir imkan, şiirsel söylemi lineer sınırlardan kurtarmak için bir fırsat olarak başta Ezra Pound ve G. Apollinaire görmüş, Pallandri’nin tarifiyle, ideogramların özgün yüzeyini analiz etmenin, sözdizimini kırıma uğratmanın, geleneksel okumanın doğrusallığını bozmanın bir başlangıcı olduğu şeklinde yaklaşmışlardır. Ancak, yıldızların gökyüzündeki deseninden, kaplumbağa kabuklarındaki imlerden, kuş izlerinden kökenini alan ideogramları ve şiirdeki imkanlarını, fütüristlerle, Pound’la, Apollinaire’le sınırlandırmak ne kadar büyük bir hataysa, tamgaları ideogram olarak kabul edip, daha önceden irdelenmiştir, deyip, üzerini çizmek de bir o kadar hatadır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, tamgalar resim değildir, tamgalardan önce anlatmak istenenler mağara resimleriyle anlatılıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, Anadolu kültür tarihi, kaya resimleri ile başladı, diyenler mevcuttur. Tamgalar ise, bilgi aktarımı için oluşturulmuş bir işaret sistemidir, bundan dolayıdır ki betimlenen kişinin cinsiyetini belirtmek için sanatçı özel bir işaret kullanır. Dr. Mustafa Aksoy, “sanat ve damgalar neyi anlatır?” yazısında, tamgalar için “maddi kültürde sembolleşen gelenek, bir zihniyetin yazılı olmayan soyut ifadesidir.”, “sanat eserlerindeki damgalar bir sosyal grubun yazılı ve sesli olmayan dilidir.”, ifadelerini kullanmıştır.[5] Sadece görsel şiirin değil, sanatın doğuşu ve gelişimini, soyutlama kabiliyeti ile paralel gören sanat tarihçiler için bu yaklaşımlar oldukça önem kazanmaktadır.

Bazı mezar taşlarında, tamgalar, mezar sahibinin özelliklerini(kahramanlık, yaş, dini inanç) anlatan birer soyut dil olarak karşımıza çıkarken, Tatar köylerindeki mezarlarda ise, taşlardaki tamgalar ölenin ne adını, ne doğum, ne ölüm tarihini içermektedir. Bu tamgalarda şahsiyet kaybolmakta, uruğ, kabile belli olmaktadır. Bu da tamgaların resim değil, bir zihniyetin ifadesi olarak görülmesi gerektiğini imler.

M.Ö. 30000 yıl öncesine dayanan kaya resimleri, ortaya çıkışlarından 15 bin yıl sonra, yazı unsurları ihtiva etmeye başlamışlar, MÖ. 8000’lerin sonlarında da yazıya geçiş bağlamıştır.[2] Burada kastedilen, Türklerin ilk alfabesi olan, Orhun Yazıtları’nda da yer alan, Runik Alfabe’dir.

Sosyologlar tarafından, dünyayı algılayış tarzı, başka alemlerle ya da kendi iç dünyasıyla bir ilişki kurma çabası olarak yorumlanan tamgaların, sanata yatkınlığı ile ilgili olarak “Tanımsız Figürlerin ‘İkonografisi’”’nde yer alan şu ifade dikkat çekicidir:

“biçim yapısındaki çağrışmalarla kendi semboliğini, üstünde yer aldığı nesneye eklemek, ona manevi değer vermek ve öz kazandırmak, bir başka deyimle o eşyayı kimlikli kılmaktır.”[6]

Tamgaların bir diğer özelliği de, Yazı’yı oluşturan alfabenin bir parçası olarak, latin alfabesinden pekçok yönüyle ayrılıyor olmasıdır. Tamga, bir işarettir; ancak harf olarak değil, kendi içinde anlam taşıyan bir hece, hatta bir kavram ifade eden sözcüktür. Minimalizm her ne kadar somutçulukla beraber hatırlansa da, tamgalar, son derece soyutlandırılmış nokta ve çizgi gibi az sayıdaki temel öğelerin zengin bileşimlerine dayandığı ekonomik geometrisi ile bir anlamda minimalizme de yatkındır. Mesela, güneş anlamındaki, OĞ tamgasında, etrafında ışın işaretleri olan bir yuvarlak yerine, bir yuvarlak içinde bir nokta vardır.

Harf olarak değil, proto-Türkçe’de bir tamga olarak ele alınan “A”nın, binek hayvanı at, at üzerindeki kişinin imkan bakımından üstünlüğü ve görünebilirliği bağlamında, “bilinen, tanınan”, “ad’ı olan”, “kimliklilik”, “egemenlik” ve tanrıya atılma manasında “tanrıya ulaşma” anlamında da kullanıldığı görülmüştür, ancak “sağdan sola” yazılan tamgaların temsil değil, kavramsal değeri açısından herhangi bir sınır çizilememektedir, hapsolmuş ilişkilerinde görsel enerji her dâim mevcuttur. Ayrıca bir tamgayı ifade eden, birden fazla biçim mevcuttur.[2]

(At tamgaları[8])

Görsel şiirin kökenini oluşturan, “yüzeye yapılan müdahalelerden” biri olarak tamganın geçmişi görüldüğü üzere çok eskilere dayanmaktadır ve hâlâ araştırılmaktadır. Görsel şiirde, tamgaya aynı zamanda bir imkan olarak yaklaşıldığında ise, şiire yatkınlığından dolayı “kullanışlılığını” sorgulamak değildi niyetim. Asıl ilgi çekici[ve irdelenmeye açık] olan, tamganın, iç içe geçmiş, resim, çizgi, nokta gibi parçalara indirgenemeyecek olmasından, ancak bir araya getirildiklerinde okunulabilirlik kazanabilmesinden doğan enerjisidir. Bela Bartok, “bütün başarımı beş yıl Macar dağlarında gezmeme borçluyum.” demiş, ardından da, “Ama müziğime bir tek köylü melodisi aktarmadım. Bütün yaptığım, bu vahşi ezgilerin içindeki derin müzikaliteyi yaşamış olmamdan ibarettir.” şeklinde sözlerini tamamlamıştır.[7] Tamgaları incelerken ve değerlendirirken de ana izlek neden bu yaklaşım olmasın.

Kaynaklar:

[1] VISUAL POETRY: A Brief History of Ancestral Roots and Modern Traditions, Karl Kempton

[2] OK, UÇ, ON, AT ve OW, UW, OĞ TAMĞALARI, Kazım Mirşan’ın kitaplarından alıntılar.

[3] Eski Türklerde Damga, Rumeysa Karakaş

[4] Damgaların Dansı Üzerine, Mehmet Aşçı

[5] Sanat ve Damgalar Neyi Anlatır?, Dr. Mustafa Aksoy

[6] S. Mülayim, “Tanımsız Figürlerin “İkonografisi”,Türk Soylu Halkların Halı,Kilim, Sicim sanatı” (Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirgeleri, 27,31 Mayıs Kayseri),Ankara 1998, s.219.

[7] Karşıtı Aramak, Sezer Tansuğ, sf. 35

[8] HALUK TARCAN'ın ÖN TÜRKLER kitabından alınmıştır.

Kılavuz; Barış Özgür, Deniz Tuncel, Serkan Işın, Şakir Özüdoğru, Volkan Çelebi, Efe Murad, Suzan Sarı, Ali Ömer Akbulut