TARAYICI

Işıkla yakar. Cam üzerine konmuş ne varsa yoğunlaştırılmış fotonlarla ağır ağır kaydeder, daha sonra kara ile beyaz arasındaki sırat köprüsünden geçebilenler, gözün güneş ışığı altındaki duyarlığına bırakılacaktır. Görme işlemi bu kez gözün duyarlılığında değil, ilkelin vahşi sağlığında gerçekleşir. Az daha bastırıldığında her cisim kendisini tarayıcının ışıklı karanlığında yavaşça yıkar. Bozulan kompozisyon, araçizgilerin, gölgelerin derinliğin topografini geceye ait kılar, aklın gecesine.

Yazarken ben de aynı şeyleri düşündüm. Metne şimdi baktığımda Tarayıcı makinasını bu tür bir mistikleşme ve imgeleştirme çabamın çok bize özgü olduğunu düşündüm. Çok tipik. Hiç bir parçasını (ne zihnen ne de teknik olarak) üretmediğimiz, adlandıramadığımız bir makinayı sadece çıktıları ve bize göre işlevi üzerinden "şiirsel" bir biçimde anlatmaya kalkıyorum. Scanner ile modern kent yaşantısı arasında ne gibi bir fark var? Ölçek büyüdüğünde daha da az mekanikleşmiyor değil mi?

Kanımca bu yukarıdaki metin ve bundan sonra tarayıcı hakkında yazacaklarımın benzetme yoğunluğu hep böyle olacak. Başka türlü olması ne kadar mümkündür? Bunu görsel şairlerin zihin hareketleri belirleyecek sanıyorum.

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

Görsel şiir eleştirisinin, görsel şiirin ruhuna (temsilsizlik, imgeden uzak duruş, izlenimci olmama, vs.) uygun olması gerektiği tartışılıyordu. Ancak kılavuz yer yer bu duruşla çelişiyor gibi geliyor bana. Örneğin yukarıdaki metin imgelerle dolu ve oldukça "şiirsel" ve hatta "güzel": "kara ile beyaz arasındaki sırat köprüsü", "ilkelin vahşi sağlığı", "geceye ait kılmak" gibi.
Bu biraz kafamı karıştırdı.