ŞİİR ve GÖRSELLİK ve İMGE / Baki Ayhan T.

Şiirde imge bir yönüyle oluşturulan bir şeyse başka bir yönden ve asıl olarak da yaşanan bir şeydir. Aslında, hiçbir cins şair durup dururken imge oluşturmaz, masaya imge oluşturmak için oturmaz, sözcüklerin yan yana nasıl durduklarını merak ederek çalışmaya yönelmez; bunu yapanlar olsa olsa “şiir işçileri”dir. Oysa cins şair, “şiir işçisi” değildir; o, şiiri önce yaşayan sonra da bu yaşantının getirdiği çağrışımlarla yaratandır. Eğer işçilik gerekiyorsa, bu ancak yaşamanın arkasından gelen bir işçiliktir. Aslında belki de imgenin şair tarafından yaratılmadığını, imgenin çeşitli araçlarla şiir yazan “şair”den bağımsız kendi kendisini yarattığını söylemek gerekir. Şair, kendi şiirindeki imgelerin nasıl görünür hale geldiğinin bile farkında değildir çoğu zaman. Ancak imge ortaya çıktıktan sonra bunu anlayabilir; öncesi onun için de derin bir bilinmezliktir genellikle.

Bir zaman, birkaç genç şair arkadaşımla konuşurken bana imgenin nasıl oluştuğunu, oluşabileceğini sormuşlardı. Tamamen kendi deneyimlerimden ve o deneyimlerin kurgulanabilir benzerlerinden söz etmiştim. Birkaçı şöyleydi: Şiddetli bir yağmur yağarken denizi, çırılçıplak uyumuş bir kadının üzerinden dökülen düşlerle yataktan kalkışını ve gerinişini izleyin, çay koyarken hemen her zaman yapılanın aksine bir kez de önce suyu daha sonra demli çayı koyun ve sudaki renk değişimlerini görün, günün hareketli saatlerinde yüksek bir yerden kentin kalabalıklarını seyredin; yağmurda ıslanan gözlük camlarınızı silmeden dünyaya bakmaya çalışın, kent içinde bile olsa rastgele bir otobüse binip hiç bilmediğiniz bir yere gidin, yoldan çıkıp uçuruma/denize uçan bir otomobilin boşluğu parçaladığını varsayın, çok ama çok soğuk bir havada dışarı çıkıp nefesinizin havada nasıl donduğunu görün, yaşadığınız kentin dev örümcek ağlarıyla kaplandığını hayal edin vs. vs.

Sonradan farkına vardım ki, bunların hepsi de görsel deneyimlerdi.

Evet, imge eninde sonunda görsellikten çıkan bir şeydir. Ama bu kadar… Genç şair arkadaşlarıma bunları ve benzerlerini çeşitli kereler söyledim ama bir şairin, başka şairlerin şiirlerindeki imgelerin nasıl yaratıldığını, nasıl meydana geldiğini bilemeyeceğinin, anlayamayacağının farkındayım. Yıllardır düşünürüm, “Acaba Edip Bey ‘elmas yüklü bir gemi’ mi görmüştü Boğaz’dan geçen? Acaba Edip Bey üvey annesiyle limonlukta sevişmiş miydi? Acaba Edip Bey zaman zaman ‘kurbağalara bakmaktan gelir’ miydi?” vs. vs. Edip Bey’in bunları bizzat yaşadığını bilsem de benim imgelemimdeki sorgulama değişmeyecektir aslında; çünkü Edip Bey’in yaşantısal deneyimleri sonucunda oluşan şiirlerin benim imgelemimde yarattığı görsel etkiyle bir başka şairin imgeleminde yarattığı etkinin aynı olamayacağını bilirim. Yaşantısal deneyimlerin biricikliği, imgenin de biricikliği sonucunu doğurur. Belki de bu yüzdendir, bu biricikliğe duyduğumuz saygı yüzündendir klişe ifadelerle yazılan şiirleri okuyunca imgelemimizin/zihnimizin bıkkınlığa düşmesi.
İşin şiir kısmı kadar şair kısmı da biriciklikle anlamlıdır.

İtiraz kabul etmez bir biçimde “merdiven” somut bir varlıktır, “albatros” veya “kuzgun” da öyle! Ne var ki, bugünkü zamanda Ahmet Haşim’in, Baudelaire veya Poe’nun somut varlıklar olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bunlar bizim zihnimizde artık birer imgedir, imge olarak vardırlar. Sadece şiirlerine bakılarak bu kişilerin tarihin şu şu zamanlarında yaşamış insanlar olduklarını söyleyip geçemeyiz; çünkü bu insanlar, üzerlerine yazılan yazılarla, olumlu olumsuz eleştirilerle, tutarlı tutarsız iddialarla da vardırlar ve bütün bunların yarattığı hâle, gerçek/somut olmaktan uzaktır. İmgesel bir çağrışım dünyasıyla birlikte varlıklarını duyumsarız bu şairlerin. Yazılan onca yazıya rağmen biricikliklerini korurlar, bu bir anlamda onlar hakkında yazılanların onları tanımlamakta sonsuza kadar yetersiz kalacağının da göstergesidir. Onların şiirlerindeki imgeler gibi kendileri de (şair-imgeleri de!) yeniden deneyimlenemeyecek kadar uzaktırlar zamandan ve bizden.
İmgenin görselliği, kendisinin görsellik kaynaklı olmasına bağlı bulunduğu kadar şairin ruhsal eğilimleri paralelinde dünyaya mal edilmesinde de yatar. Yaşadıklarını, yaşamdan aldıklarını şiir yoluyla yeniden yaşama aktaran şair, her şeyin görselliğin eseri olduğunun farkındadır. İmge ekseninde düşünüldüğünde; görünmeyen, yoktur; görselleşmeyen imgeleşemez.

Peki, imge sadece ve sadece yaşanana mı, hayat içerisinde deneyimlenerek yaşanmış olana mı yaslanır? Bu sorunun yanıtı, belli bir ölçekte, aşırıya kaçılmadan, “hayır” biçiminde verilebilir. İlle de entelektüel bir insan olması gerekmeyen, fakat yine belli bir ölçekte bir şeyleri okuması, okumuş olması beklenen şairin imgeleminin çalışmasında yaşadıklarının görselliği kadar okuduklarının görselliği de rol oynar. Dediğimiz gibi, aşırıya kaçılmadan, kitabileşmeden, böylesi bir görselliğin de şairin imgelemini canlı tuttuğu ileri sürülebilir. Bunun, günümüzde çok yaygınlaşan “metinlerarasılık” biçiminde olması da şart değildir; çünkü okuduklarını imgeleminde yeniden yaratmayan bir okurun, şair-okur olduğu söylenemez. Şair-okur ezberlemez, belki de okuduklarını kimi zaman özellikle, kasıtlı olarak yanlış anlamaya eğilimlidir. Yanlış anlama, şair-okurlukta sıradan, ezberci okurun yakalayamayacağı ayrıntıları da yakalama fırsatı verir. Bir romanın, bir masal veya öykünün olay örgüsüne imgelemiyle müdahale eden şair-okur, yazarın anlattığı kadar kendi anladığıyla da kurar okuduğu metni. Yaratıcı okurluktur bu aslında. Böylece, okunanlar da birer imgeye dönüşür şairin zihninde. Görülüyor ki, imgenin şairin imgeleminde yaratılış sürecinin doğrudan doğruya hayatın içinden bir yönelim taşıdığı su götürmez. Bu yaratılış sürecindeki görsellik doğrudan doğruya görmeyle ilgili olduğu kadar yürek gözüyle görmeyle de ilgilidir. Bu nedenle kimi zaman okuduklarımızın imgelemimizde yarattığı görüntüler de, az önce söylemeye çalıştığımız gibi, şiirsel imgelere yol açabilir. İlkgençlik yıllarımda okuduğum pek çok roman veya öykü (Pol ve Virginie, Sineklerin Tanrısı, Bahar Seli, Minka Abla, Sokak Kızı, Kimsesiz Çocuk, İlk Aşk, Dar Kapı, Dünyanın Ucundaki Fener, Seksen Günde Dünya Gezisi, Uçan Sandık, Andersen’den Masallar, Hayvan Mezarlığı…) benim için öyle bir anlam da taşımıştır. Yanı sıra baktıklarım da benim imgelemimde uzun zaman yaşarlık kazanmıştır sanırım. Diyelim ki Madonna veya Zuhal Olcay kartpostalları, Dali’nin duvarlarımdan hiç eksik olmayan röprodüksiyonları, “Mavi Melek” (Blue Angel), “Vahşi Orkide” (Wild Orchid), “Hayallerim, Aşkım ve Sen” filmlerinin afişleri vs. Şimdilerde yeni yeni anlıyorum ki gerek Hileli Anılar Terazisi’ndeki gerekse Uzak Zamana Övgü’deki, Fırtınaya Hazırlık’taki veya kitaplarıma almadığım şiirlerimin bazılarındaki görsel imgeselliği bizzat yaşadıklarıma olduğu kadar değilse de, belirli bir ölçekte, ilkgençlik yıllarımda okuyarak yaşadıklarıma, bakarak yaşadıklarıma da borçluyum.
Hangi şairin böylesi borçları yoktur ki!?

Metnin tamamı PDF olarak ektedir.

Not: Hayal Dergisi bu yakınlarda bir dosya düzenledi: "Şiir ve Görsellik" isimli bu dosya hakkında burada da yazılıp çizildi. Ben de Hayal dergisi yönetiminden dosyanın yazılarını istedim, Serbest Vuruşlar köşesi için. Metinler resim ağırlıklı olduğu için de tamamını değil, tanıtıcı bir kısım ile PDF olarak biçimlendirilmiş hallerini siteye koydum. Hayal Dergisi'ne buradan teşekkür ederim.