Robert Potts, TS Eliot Ödülü’ndeki poetik adaletsizliğe işaret ediyor
Cumartesi Ocak 26, 2002
The Guardian
Çeviren Serkan IŞIN
TS Eliot Ödülü: Elbette ki, görkemi, bu kült, azizce isimden geliyor. Britanya’da yazan şairler için, çok sayıda başka ödüller arasında, ne verilen ödülün miktarı ne de -işin için bir de uluslar arası ödül ve yarışmaları katarsak- en prestijlisi sayılır. Fakat bu ödülün medya ve halk için ilginç olan tarafı; ödüle aday gösterilen şairlerin neredeyse kapalı gişe olarak, sonuç açıklanmadan bir gece önce katıldıkları okumalardır. Bu yıl ilk olarak sahneye çıkan Sean O’Brein’in belirttiği gibi: “dinleyenler arasında, iki kişiden fazlası yabancı olduğu zaman, gerçekten iş değişiyor.”
Verilen kararlar açısından bakarsak, ödülün verilmeye başlandığı günden bugüne kadar geçen dokuz yıl içinde, herkes tarafından kabul edilmiş ve saygı gören kendini ispat etmiş şair ve yazarları, başarılı bir şekilde ödüllendirdiğini söyleyebiliriz: Les Murray, Paul Muldoon, Ted Hughes, Michel Longley. Ted Hughes’un ölümünden sonra, 1998’de “Birthday Letters”a verilen aşırı duygusal ve eleştiri dışı ödül gibi bazı sapmalar da olmuştur. Ki bu kitaba verilen ödül poetik başarıdan çok gazetecilik ilgisi yüzünden gibiydi, ayrıca o sırada aday gösterilenler arasında Paul Muldoon’un, hiç şüphesiz güzel kitabı “Hay” da bulunmaktaydı. Bundan sonraki yıl juri heyeti ödülü Hugo Williams’ın büyüleyici fakat güçsüz, “Billy’s Rain” isimli kitabına verdi. Gerekçe ise kitabın “oh”, “biçim”, “metafor”, entelektüel tutku ve linguistik enerjiye reddiyesi olarak açıklandı. Forward Ödülü ya da şöhret-düşkünü popülizmi ile Whitbread’e kıyasla, Eliot Ödülü geçmişinde, oldukça pırıltılı ve şık kitapları bulmuştur. Pazartesi gecesi ise Ödülü’ün Anne Carson’un “The Beauty of the Husband” isimli kitabına verileceğinin açıklanması ile büyük bir fırsatı da elinden kaçırmıştır. (Anne Carson, The Beauty Of the Husband, Jonathan Cape, 10£)
Carson kitabının alt başlığını “29 tangoda kurgusal bir deneme” olarak seçmiş, kaldı ki yayıncısı (ve galiba, juri de) bunu bir şiir zannetmişler. Eğer öyle ise, olsa olsa bir düzyazı şiir, bu terimlerin ışığı altında bakarsak. Şiirin alenen yegane kullanımı, Carson’un anlatıcısının, Carson’un daha genç bir halinin “elegaic couplets / ağıtlı beyit”lerini bizimle paylaşması sırasında olur, bize şunu önerir: Carson kasten anti-poetiktir – Klasikler konusunda profesör olmasına rağmen, “Gecedeki Rüzgar Kuartetler gibi taşıyordu onu bütün gökte” ya da “Dido Yıldırım dekorları arasında ilerliyordu”gibi satırlardan uzak duramamış, bunlar ağıtlı beyitler değil, ama doggerel’dir. Böyle olsa bile, birisi Carson’un vezinden uzak duruşunu bir dereceye kadar yeteneksizlik olarak görebilir, buna rağmen cömert eleştirmenler, kitaptaki “biçimi” (çok uzun satırlar ve çok sıra satırlar) tango ritminin temsili olarak yorumlamışlardır. Kitabın tatsız biçemi içinde, düzen ağırlıklı olarak sese güvenmektedir; ve bu ses, sıkça kesilmesine ya da eğlendirmesine rağmen, rahatsız edici derecede kararsızdır. Carson’un kendisi, farkedileceği gibi, neredeyse tek-sesli, sanki Stephan Hawking’in sesine yakın bir sesten okur şiirini.
Anlatıda, basitçe adam güzel olduğu için ona aşık olan genç bir kadın anlatılmaktadır; başka bir noktada ise, adam kesinlikle sevimsizdir, her şey hakkında (yalan da dahil olmak üzere) yalan söylemektedir ve sürekli aldatmaktadır, o kadar fazla hoşnutsuzluğa yol açar ki sonunda çift boşanır. Şiirin çoğu, kadın tarafından aktarılır, koca ise kendini lanetleyen birkaç monologun sahibidir. Bu kendine-acıyan mutsuz evliliğin hesabına, onu bir dilim itiraf tarzı realizm değil de, aradasırada gerçekleşen bir lirizm (arada sırada klişeleşmiş) haline getiren ise, modaya uygun felsefe ve nerdeyse sanatsız bir şekilde aşılanmış akademik malzemelerdir.
Keats, Bataille, Thucydides, Plato, Baudrillard ve diğerlerinden yapılan alıntılar ve alt başlık “kurgusal bir deneme” bize Carson’un hakikat, güzellik, arzu ve dil hakkında bir tezi olduğunu söyler. Somut detayların bolluğuna ve banal diyaloglara rağmen, ilişki, ancak allegorik olarak okunmak üzeredir ya da, tam bir gerçeklik olarak okunmak üzere yazılmışken (bu durumda da felsefe beylik malzemeyi güvenilmeyecek hale getirir), şiir olarak kitap baş aşağı düşer, çünkü ya iflas eden yeteneksizliği sergiler ya da gerçekleşmeyen bir tesadüf gibi kalır. Malzemesi –anlatıcı, detaylar ve nükte fakirliği yeterince alımlı iken- ancak bir kısa hikaye için yeterli gibidir.
Ayrıca, adaylar arasında Geoffrey Hill’in “Speech! Speech!” isimli kitabı da yer alıyordu. Geoffrey Hill, 1945’ten beri, sayıları çok az olan büyük İngiliz şairlerinden biridir ve örnek alınacak şiir kariyeri ile karşımızda duran bir yazardır: çok az sayıda fakat ustalıkla donanmış yapıtları, estetik, felsefe, teoloji ve tarih gibi büyük sorular üzerine yoğunlaşmış ve büyük ilgi uyandırmıştır. Hırsı, dur duran bilmeyen bir öğrenme ve tutku ile birleşmiş, bu yüzden de, şairler tarafından bile eleştirilmiştir. Pazar gecesi okumalarında, dinleyiciler arasındaki şairler Hill’i “çok zor” anlaşılır bulmuşlardır; sanki şiir okuma konusunda herkesin üzerinde anlaşabileceği bir düzey varmış gibi.
Elbette, şimdi hatırlaması zor ama, Eliot’un yapıtları da bir zamanlar insanı yıldıracak derecede zor olarak değerlendirilmişti. “Çorak Ülke”, örneğin, artık ulusal mobilyanın bir parçası gibi görünüyor (bir Amerikalı tarafından yazılsa da). Sadece yüreğimizden hemen birkaç parçasını okuyabiliriz; okul sıralarının bir hammadesidir, rahat bir dille özetleyebiliriz, birlikte büyüdüğümüz ansiklopedi maddelerini sıralar gibi. Çorak Ülke’nin yordamı, 80 yıldan sonra, günlük olana karıştı; ve arta kalan “zorluk” da eleştiri dergileri tarafından ortadan kaldırıldı. “Çorak Ülke” ekip biçilmiş ve dize getirilmiştir; üzerine kabullendiğimiz düşüncelerden bir kubbe inşa ettik. Fakat zamanında, dağıtıcı, rahatsız edici, tartışmalıydı. Eliot Ödülünü kazanabilir miydi?
Speech! Speech! kitabını okuyup bitiren sadece iki kişi ile konuştum. İkisi de kitaba hayran kalmışlardı. Ve ayrıca, kitabı henüz bitirmemiş fakat üzerinde çalışan şairlere danıştım, ne başını ne sonunu bulabiliyorlardı; kızgındılar ya da kendilerini aptal gibi hissetmelerini sağladığını düşündükleri için şikayet ediyorlardı. Ve galiba önce şiire nasıl yaklaşmamız gerektiğini unutuyoruz – öncelikle sınıflar, üniversite dersleri, yorumlayıcı eleştiri yüzünden- üzerimizdeki etkilerini nasıl tecrübe edebileceğimizi, ve sadece bu andan sonra bize yaptığı şeyi analiz etmemiz gerektiğini. Hemen ilk okumamızda, Eliot’u, Pound’u, Auden’i, ve Empson’u –Shakespeare ya da Milton değil- “anlıyor” muyuz? Ya da kendimizi daha sonraki buluşmamıza kadar, üzerinde çalışacağımız dair bir arzu içinde mi buluyoruz, büyük bir emekle –en yüksek derecede- aşkla?
Eliot Ödülü jürisi, elindeki 10 kitap üzerine dikkatini yoğunlaştırmak durumundaydı ve Speech!Speech! isimli kitap birkaç ay önce ellerine ulaşmıştı. Galiba bu kitabın çetin engellerinin üzerine gidememişler ve onların bakış açılarına göre pek değerli görmedikleri sıradışı niteliklerini görememişler. Bir çok büyük yapıt ancak yıllar sonra defne yapraklarına ulaşırlar. Fakat dört yıl içinde üçüncü kez bu ödül – ya ödleklikten ya ahmaklıktan ya da politik doğruculuktan- en fazla hak eden kitabı mahrum bırakmıştır. Kendisiyle, -diğer şeyler yanında - bu ülkenin şiir sağlığının bir göstergesi olduğu için övünür bu ödül. Herhalde bir hastanın yanlış teşhisi, muhtemelen.