Mükemmel Kısa Şiir

Hakan Şarkdemir


Yazınımızda lirik şiirin kısa şiir olduğuna dair bir kanı var. Doğrusu bu kanı gelenekte, bir kanaat olarak yerleşmiş, hatta görenekselleşmiştir. Öyle ki, söz gelimi, Klasik Türk Şiiri veya Modern Türk Şiiri külliyatını tarayan bir akademisyen, lirik şiirlerin genellikle kısa şiirler olduğunu destekleyecek binlerce örnek çıkarabilir. Ama öte yandan aynı kişi, uzun soluklu şiirlerin önemli bir kısmının lirik bir duyarlığı taşıdığını göstermekte de hiçbir zorlukla karşılaşmaz.


Pekâlâ, epik, dramatik ve lirik unsurların hangi koşullar altında devreye girdiğini ve yine hangi koşullar altında devreden çıktığını göstererek konuya açıklık kazandırabiliriz. Ne var ki, biz bu yazımızda türler tartışmasına eğilmek niyetinde değiliz. Zira bu üç ana türü birbirinden ayıran, ya da bir başka deyişle bir tür olarak belirmelerini sağlayan temel özellikler üzerine konuşmuştuk. Biz bu aşamada asıl olarak kısaca kısa şiiri mükemmel kılan özellikleri tartışacağız. Ama bu yine de yalnızca kısa şiirin mükemmel olmak gerektiği anlamına gelmez.


Öncelikle kısa şiiri kısa şiir yapan özellikleri ortaya koymak ve mükemmel şiirin tanımını yapmak gerekiyor. Kısa ya da uzun soluklu olsun, herhangi bir şiiri tanımamıza yarayan özellikler birtakım biçimsel unsurlarla sınırlandırılamaz. Çünkü şiirsel kompozisyon yalnızca biçimsel olarak ele alınamaz. Özellikle şiir eleştirisi açısından, indirgemeci yaklaşımların, izlenimci yaklaşımlar gibi, bugünün eleştiri ortamı içindeki bozucu etkileri söz konusu edilecek olursa, kısa şiiri mısra sayısıyla tanımlamak gibi bir yanlışa sapmaktan kaçınmamız gerektiğini görürüz. Mısra sayısı söz konusu edildiğinde, şunu artık iyice kafamıza yerleştirmemiz gerektiği açıktır: ideal uzunluk, ister kısa şiir isterse uzun soluklu şiir için olsun, ortalama bir okuyucunun dikkati dağılmadan okuyabileceği bir uzunluğa denk düşer. Peki, o halde, kısa şiir ile uzun soluklu şiiri ayıran asıl ölçüt nedir? Daha önce uzun şiirin, kaçınılmaz olarak “mufassıl” (epizodik) şiir olduğunu, fasıllarla (parça) ve fasılalarla (aralık) ilerlediğini belirtmiştik. Bunları da yalnızca biçimsel unsurlar olarak ele almaktan kaçınmıştık. Zira tek bir tem üzerine bina edilmiş yüzlerce mısradan oluşan bir metin bulunarak, ortaya koyduğumuz kaziyeler çürütülmek istenebilir. Oysa hikâye ile roman ayrımı söz konusu olduğunda da bu tür girişimlerin boşa çıkacağı açıktır. Üstelik şiiri metreyle ölçmek kadar budalaca bir şey varsa o da, eseri şairin muhayyilesiyle sınırlamaya kalkmaktır.


Mükemmel şiir iyi şiirdir, dediğimizde herhalde bir itiraz eden olmayacağı gibi bu sözümüzü anlamayan da çıkmaz. Ama her iyi şiirin mükemmel olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü mükemmellik, tamlık anlamına gelir. Mükemmel şiir eksiksizdir. Bir bütün olarak mükemmel şiiri mükemmel kılan bütün unsurlar, kusursuz bir biçimde bir araya gelmiş olmakla kalmaz; aynı zamanda bu unsurlarla birlikte mükemmel şiir, çevresini aydınlatır ve diğer şiirsel edimleri besler. Bunun yanı sıra, “duygu-düşünce-eylem” birlikteliğinin en olgun ifadesi ancak mükemmel şiir içinde varlık bulur. Bu mükemmellik içinde biçimsel unsurlar ile şiirsel özün dengesi tamdır. Oysa iyi şiir herhangi bir eksikliği içinde barındırabilir. İyi şiirdeki kusurları bir okuyucu olarak görmezlikten gelebiliriz. Her keresinde iyi şiirin kalitesini bütünlük ve uyum ölçütlerinde sınamamız gerekmez. Üzerimizde bıraktığı etki, taşıdığı duygusal yüklerin görece ağırlığı veya düşüncenin sağlamlığı bizim için yeterli olabilir. Ağacın gölge salmış olması, sıcaktan bunalmış olanı serinletmek için kâfidir; olgun ve tatlı yemişler veriyor olmasına, “nûrun âlâ nûr” deriz. Yemişi buruk ve acı olan ağacın bari gölgesi serin midir diye sorarız. Ama köksüz olan muteber değildir.


Kötü şiir köksüzdür. Bitse bitse ot gibi biter. Geleneğin sathına yerleşmiş olsa da, bir geleneği yoktur. Klasik Türk Şiirinin duyarlığını günümüze taşımak peşinde olanlar kadar, Modern Türk Şiirinin kazanımlarını tüketenler de kötü şiirin yayılmasından sorumludurlar. Bu iki anlayışın bugün işbirliği yaptığını görmek bizi şaşırtmıyor. Bir zihniyet olarak sağcılıkla solculuk birlikte düşüp kalkıyor. Bunun örneklerini pek çok dergide ve yer yer gazetelerde izleyebiliyoruz. Söz gelimi son zamanlardaki kuşaklararası şiir tartışmalarının yer aldığı dosyaların bile bu tür şeylere bir kılıf olarak hazırlandığını düşünüyoruz. Unutulma korkusunun gölgesi altında kavga edenler de sulh içinde görünenler de 80 Kuşağının silik şairlerinin ve onların Hilmi Yavuz türünden ağabeylerinin edebiyat ortamı içinde tutmuş olduğu yerin haklılığını kabul etmemiz için uğraş veriyorlar. Kaldı ki artık, söz gelimi Hilmi Yavuz’a Modern Türk Şiiri içinde yer biçmek demek neredeyse 80 Kuşağının da bir şiiri olduğunu kabul etmek anlamına gelmiştir. 90’larda şiir ve eleştiri yazıları yazmaya başlayan pek çok şair de bu tür dergilerde yer alabilmek uğruna aynı tuzağa düşüyor. Bununla birlikte bu keşmekeş içinde arada bir 70 kuşağının şairleri de hortlamıyor değil. Aslına bakılırsa, bu türden bir tutumun, iyi şiiri ayırt edecek bir yapıdan kaynaklanmadığını, geri ve / ya da taklitçi bir zihniyetle malul olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Serinkanlı ve hakkaniyet sahibi eleştirmenlerin yokluğunun yanı sıra, ortada karmakarışık bir ilişkiler yumağı var görünüyor; dolayısıyla, şiirimizin temel ve bugüne ait meseleleri kasıtlı bir şekilde göz ardı edilmek isteniyor. Söz konusu ettiğimiz bu tutum, yalnızca iyi şiirin yolunu kesmeye yönelik bir tutum olmakla kalmıyor; aynı zamanda zevk sahibi okuyucunun çoğalması da bu tutumla önlenmeye çalışılıyor. Oysa zevk sahibi olmak demek sağlam düşünebilme yetisine sahip olmak demektir. Sağlam düşünebilen bir kimse, iyi ve güzel olan her şeye ilgi duyabileceği gibi, bir şiirin kalitesini ölçebilecek bir donanıma herhalde sahiptir. İşini iyi yapan, yani hakkıyla iş gören, yani işin ehli her kimse sağlam düşünebiliyor demektir. Böyle bir kimse elbette iyi şiirden de zevk alabilir. Ne var ki, tanıdığım insanlar arasında pek çok aklı başında kimsenin Modern Türk Şiiri hakkında sağlam bir düşünceye sahip olmadığını söyleyebilirim. Bununla birlikte, belli bir çabanın sonunda bu insanların iyi şiir örnekleri karşısında çoğunlukla olumlu tepkiler verdiklerini gördüm. Bu bir anlamda, sorunun, şiirimizden ya da o insanlardan değil de, daha çok edebiyat ortamının kendisinden kaynaklandığını gösteriyor.


Bugünün duyarlığına yaklaşmayı başaramayan hiçbir metin, iyi şiir sayılamayacağı gibi mükemmellik katına da yükselemez. Biz elbette kötü şiire karşı mükemmel şiiri savunuyoruz. Ama aynı zamanda mükemmelliğin şiir adına amaç haline getirilmemesi gerektiğine de inanıyoruz. Mesele, iyi şiirin hangi damardan aktığını tespit etmek üzere, mükemmel ile iyinin akrabalığını ortaya koymaktır. İyi elbette mükemmelin sulbünden geliyor. Eğer biz gelenekten, yani Klasik veya Modern Türk Şiiri içinden mükemmel şiirin sahici örneklerini getirmeyi savsaklarsak, iyi şiirin kendine sağlam bir yol bulmasını sağlamayı da başaramayız. Bununla birlikte, mükemmel tanımını dolduracak nitelikte örnekler bulmak bir yana, meseledeki asıl zorluk, mükemmellik üzerine birtakım estetik yargılar ortaya koymaya kalktığımızda alınacak sonucun beklentilerimizle bire bir örtüşüp örtüşmeyeceği çekincesinde yatıyor. Sanırım artık anlaşılmış olsa gerek: bir şiirin bize vereceği şey mükemmellik beklentisiyle sınırlandırılamaz. Hatta mükemmel bir şiirin her durumda, özellikle kişisel beklentiler anlamında, bizi tatmin ettiğini söylemek güçtür. Bir okuyucu ve / ya da bir şair olarak şiirde aradığımız asıl şey, uzunluk ve kısalık olamayacağı gibi, genellikle mükemmellik de değildir. İyi bir şair için mükemmel şiiri aramak yegâne amaç olamaz. Üstelik pek çok durumda bizi çeken şey, bir eksiklik duygusu ya da bir tür acemilikle birlikte hayat bulmuş olabilir. Ya da en azından denebilir ki, bir şiir mükemmel bile olsa, ilk planda dikkatimizi çeken şey, bir mükemmellik duygusu veya şiirsel kompozisyon açısından mısraların mükemmel bir birlik içinde bir araya gelmiş olması değildir.


Kısa şiirin uzun soluklu şiire kıyasla mükemmel olmaya daha yakın olduğunu düşünüyorum. En azından bugün için kısa şiir lehine böylesi bir kolaylık var. Bu durum, asıl olarak, modern şiir okuyucusunun uzun soluklu şiirin ağırlığını taşıyabilecek bir duyarlığa giderek yabancılaşmış olmasıyla ilişkilidir. Bu belki de aşılması gereken bir durumdur. Ancak, son dönemde uzun soluklu şiirin çok sayıda başarısız örneğiyle karşılaştık. Başarısızlığın temelinde, belli şiirsel tekniklerde aşırılığa varmak yatıyordu. Buna rağmen, birtakım yetenekli şairler, uzun soluklu şiir yazmayı ısrarla sürdürdüler. Ama zamanla iyinin kötüden fark edilemeyeceği bir aşamaya varıldı. İşin başında uzun solukluluğun epik şiirin temel bir özelliği olduğu düşünülüyordu. Bu düşünce, zamanla uzun uzun yazarsak ortaya epik bir şiir çıkacaktır yanılgısıyla yer değiştirdi. Bir anlamda iyi şiiri yoklamaktan ziyade, uzun soluklu ve epik bir şiir düşüncesi giderek yaygınlık kazandı. Üstelik epik şiirin ne olduğunu gerçekten bilen şair sayısı bir elin parmaklarını bile geçmiyordu. Buradaki yanılsamanın bir başka yanılsamayı doğurduğunu söylemek elbette kötü niyetli bir bakış açısına sahipsek söz konusu olabilir. Oysa işin başında epik şiir arayışı, biçimsel bir takıntı olmaktan çok, mevcut şiir anlayışının köksüzlüğüne karşı gelişmiş bir tavrı temsil ediyordu.


Bugün bu tavrın bulanıklaştığını söylemek hakkaniyet sınırları dışına çıkmış olmak anlamına gelmez. Asıl haddi aşmak, iyi örneklere karşı kötüleri savunmak olabilir. Ama mesele şiir değilse bu veya buna benzer herhangi bir tavır ahlakî bir değer yargısı olarak ele alınabilir. Yine de biz şairlerden bilimsel soğukkanlılık bir dereceye kadar beklenmelidir. Bir şeyi seviyor ya da sevmiyorsak bunu her durumda eleştirel yargılarla desteklememiz gerekmez. Artık kısa şiirden hoşlanıyoruz diyebiliriz. Çünkü uzun şiirler sıktı artık, dememiz bile gerekmez.