Siteden tam randıman almak istiyorsanız, lütfen üye olunuz >>


15 Temmuz 1972, öğleden sonra, saat 3:32


serkan_isin - Posted on 27 February 2008

Hemen elimi açık edeyim, ben zamanımızın "estetik ölçüden" yoksun olduğu fikrine hiç de kapılmıyorum, hatta tam tersine Estetik'in kitabî anlamının kitleselleştirilmesi ve kamusallaştırma uğraşlarının (kavram ortaya çıktığından beri) tam anlamı ile ters tepip, hiper bir özelleştirme/bireyselleştirme sürecine girildiğini düşünüyorum. O halde Kenan Çağan'la baştan çatışıyorum. O şunları yazıyor:

"Ancak üzerinde tam bir uzlaşının olmadığı bu kavramlar, estetik tarihi boyunca, belki de ilk kez bu kadar belirsiz, tanımlanamaz ve ölçüsüz olmuşlardır. Üstelik bu belirsizlik sadece kavramlara özgü değildir. Aynı zamanda estetik üretim alanlarının kendisine dairdir de."

(*)

Estetik teori ya da estetik (aisthesis), poetika gibi ortaya çıkardığı gürültünün sönümlü dalga boylarından birinde, tarihselliği ve mekansallığı içinde kalmak durumdadır (kim ipler Octavio Paz'ı?). Estetik kavramların nesnelleştirilmesini bizden önce deneyenler olmadı değil, ucu nereye gitti, etrafımızdaki heykellere bakarak görebiliriz. Terry Eagleton'a kulak verelim:

"Estetik-olan teriminin 18. yüzyılın ortalarında ilk kez yürürlüğe soktuğu ayrım, 'sanat' ile 'hayat' arasındaki ayrım değil, fakat maddi-olan ile maddî olmayan arasındaki ayrımdır: Şeyler ile düşünceler, duyumlar ile tasarımlar arasındaki ayrım ve zihnin gizli oyuklarındaki belli belirsiz bir varoluşu yöneten şeye karşıt olarak bizim yaratılmış hayatımıza ilişkin olan şey."**

Oysa belki "aşırı incelmiş bu derin bakış" şeyler ile düşünceler arasında, yani belki özetle iç ile dış arasındaki bir ayrımın, daha sonra da bu tikellerden yola çıkarak, daha kategorik ayrımların, belki de böylelikle "sanat türleri" diyebileceğimiz şeylerin ortaya çıkmasında birinci derecede suçludur. Bir şeye baktığımda, algımın çalışmasına, duygulanım/anlama/anlamlandırma süreçlerime, o şeydeki üretim sürecinin içeriğe olan etkilerine en derin yerlere kadar dokunmaya, erişmeye çalışmanın nesi ilginç olabilir? Bu düpedüz "ideoloji" kokan bir hareket olmasın, sakın? Adlandırılamayan'la girişilen bu sonsuz ve verimsiz "adlandırma" süreci, Aydınlanma Projesi'nin felaketi: Herşeyi anlamak!

Oldum olası, "bu eserde ne anlatılmak istenmiştir?" sorusuna şüphe ile baktım. Sanat eseri ile tarihsel gerçekleri bir kenara bırakalım, ilk anda baktığımız, algılamaya çalıştığımız şeyin, bizi çeken tarafı "göndermeler sistemi"nin karmaşıklığında yatıyorsa, o eserle kurduğumuz ilişki, eseri durmadan çerçevenin içinden, bizim yaşamı algılama süreçlerimize doğru çekiyorsa ve en güzeli o eseri yanlış anlama hakkını bize sürekli eser vermişse (burada eserin, eseri ortaya çıkarandan ayrı bir kimliği olduğunu da iddia ediyoruz; her okuma yeni okuma) ne ala! Ama estetik düşünce, birincisi eseri çerçevenin içinde tutmayı çok sever, ikinci, onu "doğru okumak" pahasına -ki daha sonra fişleyip, bir müzeye gönderecektir- göstergelerin, şeylerin, fırça darbelerinin, çiziklerin, hataların ötesine doğru "auralandırır". Onu, bir nevi kutsallaştırır (Heiddegger metafiziğinin yaptığı gibi ona, Dünyevî olmayan bir yeryüzüsellik filan atfeder) ve daha sonra sanki eserin kendi atmosferinin tekilliği yetmiyormuş gibi (soru:bir bulut, allah aşkına ne zaman gerçekten bulut gibi görünür tabloda, cevap: hiç bir zaman, aslında bir bulut bile hiç bir zaman bir bulut gibi görünmez gökyüzünde!) bunu bir silsile içinde "kanonlaştırıp", Tarihsellik marifeti ile bir güzel kataloglandırır. Buraya birazdan döneceğiz.

Akademisyenlerimizde, sanıyorum bir körlük, bir sarhoşluk ve bir de nefret var Postmodernizme karşı. Örneğin Çağan

"Artık melez türlerin geçerliliğinden bahsetmek daha doğrudur. Farklılıkların kutsanarak melezleştirildiği bir dönemdir söz konusu olan. Postmodernizmin bir getirisi olarak tanımlayabileceğimiz bu durum, klasik sınıflamaların geçersiz olduğunu anlatmaktadır. Postmodernizm ilkesel olarak, sabitlemelere, hiyerarşilere, kutsallara, hakikat tekelciliğine karşıdır. Postmodernizmin inşa ettiği kültürel piyasa, her şeyin eş zamanlı var olabildiği, birinin ötekine karşı daha değerli olmadığı, her üretimin değerinin kendi içinde belirlendiği bir piyasadır. Dolayısıyla postmodern paradigmanın sanatın çoğaltılmasına, her yerde ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu rahatlıkla söylenebilir." (*)

"Sanatın çoğaltılması" elbette öcü dolu bir harekettir. Gizliden gizliye bu katkı, sanki bizim sanatçılarımızın tabloları el altından 60-70 milyon dolarlara satılıyormuşcasına telin edilir (bizim sanat piyasamız toplasak kaç Picasso tablosu eder?). Halbuki tamamen batılı bir sınıfın simgesel değiş-tokuş mübadelesi haline gelmiş bir Guernica tıpkı-baskısının bir köylünün zihninde canlandıracağı etki ve samimiyet, bir zenginin odasında durmasından çok daha hayırlıdır ve bunun nesi kötüdür? Lyotard postmodernizmin başlama anını dakikası dakikasına verir: 15 Temmuz 1972, öğleden sonra, saat 3:32. Bu saatte siz neredeydiniz? Ben ortalarda yoktum. Bir sosyologun, bunca keskin bir tarih vermesi, bilimsel düşünceye saygı mıdır yoksa gerçekten dalga mı geçiyordur? (Bu tarih, ödül kazanmış bir modern konut örneğinin -Saint Louis'deki Pruitt-Igoe konut sitesinin- düşük gelirliler tarafından bile insan yerleşimine uygun olmadığı düşünüldüğünden havaya uçurulduğu tarihtir.(***)). Bizde postmodernizm ne zaman başlamıştır? Şu ifadelerin geçtiği zaman bence konuşulabilir, hem de estetiğin ideolojisi ve ideolojinin estetiği açısından:

"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir." (****)

Postmodernizmin, Çağan'ın saydığı şeyleri yapmak istediğine şüphe yok ama herhalde 1910'lardaki Dadaistlerin ve Fütüristlerin de amaçları buydu. Sürrealistlerin ya da tek başına Duchamp'ın yaptığı, yapmak istediğine çok benzemiyor mu bu postmodernlerin yaptıkları şeyler (en basitinden bakınız Duchamp'ın Ready-Made makalesi).

"Bir başka ifadeyle postmodernizmin gündelik yaşamın bütünüyle estetikleştirilmesine katkıda bulunduğu vakadır." (*)

Evet, tam da buydu işte, 1912'lerde olan da. Dadaistleri hatırlayalım tekrar:

"What we call Dada is a harlequinade made of nothingness in which all higher questions are involved, a gladiator's gesture, a play with shabby debris, an execution of postured morality and plenitude . . .

The Dadaist loves the extraordinary, the absurd, even. He knows that life asserts itself in contradictions, and that his age, more than any preceding it, aims at the destruction of all generous impulses. Every kind of mask is therefore welcome to him, every play at hide and seek in which there is an inherent power of deception. The direct and the primitive appear to him in the midst of this huge anti-nature, as being the supernatural itself . . ." (*****)

Özetlersek, postmodernizm ile görsel şiir arasındaki bağ gerçekten çok sınaî bir bağdır. Postmodernizm, en azından temel olarak dada'dan devraldığı şeylerin bir kısmını "iletişim teorisi", "enformasyon teorisi", "bilgisayar teknolojisi" gibi konulara uyguladı, bunları kolonilerin, sömürgelerin "farklılıkları"nı bir kenara koymadan, ekonomik göstergelerle harmanladı ve hiç fena sonuçlar almadı, kurgu daha da güzelleşti, durmadan hayrete düşürüldük.

Yazarın, meşruiyeti ile elinde bulundurduğu iki makina vardı, postmodernden önce, gövdesi ve daktilosu. Bunlara bir de makina-gövde olarak bilgisayar girdi, yani bilgisayar çıktısı ile insan çıktısı arasındaki aralık giderek azaldı. Eh, aydınlanma da insanî bir makina değil miydi? Hepimiz okumadık mı klasikleri, ahlak, erdem, iyi, kötü, Hristiyan ahlakı? Postmodernizmin yan ürünüdür bu ilişki, reklamcılar bunu sevdi, kısa film denen şey patladı, çünkü mecra kitlesellik denizini, okyanussal dalgalarla (Freud'un kullandığı terimdir) dövecek duruma geldi. Postmodernizmin görsel şiir ile ilişkisi belirttiğim gibi çok teknik bir ilişkidir. O yüzden de, görsel şiiri postmodernizmin bir numarası olarak görmek, biraz, kabalıktır, kalın görmektir, bana göre(******).

Sondan birinci olarak, belki bu kısa yazının sınırlarını aşacak ama, estetik ölçütlerin olması gerekmiyor, çünkü "şey"lerin belli bir alanda dolaşıma girmesine izin verecek ölçütleri koymuş oluyoruz böylelikle. Bu, bir "şey"lere neden simgesel değerler yüklediğimizle ilişkilidir. Estetik değer, güdülenmiş, güdülendirilmiş, motive edilmiş kısacası "uyarılmış" simgelerin enerjiye dönüşmediği yerde ortaya çıkan bir çeşit yorum arayışı, yoruma davettir. İletişim için oraya bırakılmış olan şeyle iletişim kurmanın en sıradan yolu. Klee, yapıtta göz için izler vardır der. Ama bu izlerin nereye çıkacağını bilebilmek için gerçekten kahin olmak gerekir. Ve eleştirmenin kahin olduğu günler geride kaldı, çok şükür.

Son olarak, edebiyat teorisi açısından bakıldığında, mevcut ilişkileri, ilişki ağlarını vb. mekanizmaları yerinden oynatan ve hızlandıran herşey, işe yarar. Bu, olması gereken şeydir. Dali ya da Picasso çok yaratıcı oldukları için değil, bu yaratıcılığı, mevcut konvansiyonlar içinde kendileri ve modern resim sanatı için bir "fayda"ya dönüştürdükleri ölçüde başarılıdırlar. O yüzden, görsel şiirin "mevcut şiir algısına etkisi" her zaman pozitif bir değerdir, çünkü mevcut şiir algısının ortalama değeri bu kadar düşük olmasa, görsel şiir var olamazdı.

Böylelikle toparlarsak, görsel şiir size şunları önerir:

- Simgesel değerden uzak durun, mübadele değeri, sanat eseri ile değil, ortalama algı ile belirlenir.
- Çoğaltılabilecek ve yeniden yorumlanabilecek her şey dolaşıma girmelidir, tikelliği, çoğu kez tek mecrada binlerce kez değil, binlerce mecrada, neredeyse sadece bir kez görünmesinde yatar.
- Teknoloji ile kurduğunuz ilişki, kazaların, hataların şiirsel adalet tarafından rastgele açığa çıkarılması sayesinde Şiir olur.
- İnsan, makinanın hatasıdır, hata makinanın insanileşmesidir.
- Tüketim kültürü, bir malı satın aldıktan sonra sizinle bir daha görüşmez, aynı malı işlevinin dışında tüketmeyi denemek, işte bu görsel şiirdir.
- Yaşadığımız çağın en büyük metası, yaşamadığımız çağlardır.
- Şiir klişelerin, basma kalıp sözlerin, bilindik kelimelerin rastgele sıralanması, Melih Cevdet'in ifadesi ile "yanyana gelmemiş daha nice sözcüğün" hayali ile yanıp tutuştukça, makina dili, bizi her zaman daha fazla şaşırtacaktır, çünkü onun bilinçdışı yoktur.
- Söz, kelime, yazı adlandırılamayanın türevleridir. Görsel şiir, diferanslara (fark) aittir.

Notlar

* Kenan Çağan, Ne Olsa Gider, Anything Goes
** Estetiğin İdeolojisi, Terry Eagleton, Özne Yayınları, 1998
*** Postmodern DÜşüncenin Eleştirel Sözlüğü, Stuart Sim, Ebabil Yayınları, 2007
**** Art in Theory 1900-2000 An Anthology of Changing Ideas, Edited By Charles Harrison & Paul Wood
***** M. Kemal Atatürk, 23 Ağustos 1925'te sekiz gün sürecek Kastamonu gezisi sırasında bu cümleleri sarfetmiştir.
***** Burada belirtmiştim burada daha önce.

Yeni işlerden..

şehir tutkusu