Fayrap 7

Tagged:  

Fayrap yedinci sayısında da şairleri derleyip toparlama işine bireysel şairler başlığı altında Ahmet Güntan, Ahmethan Yılmaz, Enis Akın, Yücel Kayıran, Osman Konuk ve Kâmil Eşfak Berki ile ilgili yazılardan oluşan bir dosyayla devam etmiş. Dosya hakkında bir şeyler söylemek için Hakan Arslanbenzer’in “düzyazı sesi, 80’ler şiiri ve Ahmet Güntan” ve Ömer Yalçınova’nın “dağınıklığa karşı panik atak: Osman Konuk Şiiri” yazılarını seçtim (tamamen keyfi bir seçimdir). Genel olarak yazıları roman ve şiir derslerinde alıntıların olmadığı sadece yorumların olduğu ders notlarına (not alırken zaten elde olan metinler tekrar yazılmayıp sadece hocanın söyledikleri yazılırdı) benzetmemin nedenini açıklayabilirim: yazıların temel fikirlerinin (hepsini değil) çoğunlukla dayanaksız olması. Ve şairin şiiriyle karıştırılması. Bahsi geçen şairin şiiri hakkında ileride yazılacak bir eleştiri yazısı için kullanılabilecek malzeme sunamamaları.

***

Arslanbenzer 80’lerde “şairane”liğin nasıl “şiirsel söylem” e dönüştüğünü ve günümüz biçimcileri diye adlandırdığı Heves ve Ücra çevresini aynı meselenin daha çağdaş ya da tersine bir versiyonu olduğunu belirtmiş. Biçimcileri eleştirisinde genel başlık apolitizm ve anlamsızlık sayılabilir. Bu çok genel iddialar/ifadeler hakkında genel bir şeyler söylemek doğru olmayacak ancak biçimci diye adlandırılan şiiri ya da herhangi bir şiiri, eleştirenin yalnızca kendi argümanları üzerinden eleştirirken eleştirilenlerin argümanlarının yok sayılması (her ne kadar teorik yazı bolluğundan bahsedemesek de) eleştiri için doğru bir tutum sayılamaz sanıyorum. Biçim denilen şeyin neyin biçimi olduğu, o şeyin biçimiyle uğraşmanın değerliği eleştirilebilir. Dil’den bahsetmeden bir biçim eleştirisi mümkün müdür?

“Anlamın olmadığı yerde beden ve hazlarından (bunlar sapkın veya tuhaf hazlar da olabilir) başka bir şey kalmıyor galiba”

Güntan şiirini bu biçimcilerden sayılamayacak oluşunun nedenlerini Güntan şiirinin seyrinden çıkarılarak, Güntan’ın siyasi bir şair olmasına bağlanıyor. Arslanbenzer’in Güntan şiirinin Marksist bir okumasını yaptığı da söylenebilir; ilk elde “burjuvanın kendini onaylaması” diye yorumladığı parçanın sonradan, eleştirdiği şairanelik/şiirsel söylem “yalanına” sığınmadığı için değerli olduğunu belirtmiş.

***
Şiir/şair üstüne bir yazıda en rahatsız edici tavır dayanak belirtmeden yazmaktır (daha doğrusu konuşmak) diye düşünüyorum. Kitap tanıtım yazılarının bir işlevi vardır. Şairlerin kısa biyografileri de aynı şekilde faydalı olabilir. Ama bunca uzun ve “öznel” bir şair tanıtım yazısının, “dağınıklığa karşı panik atak: Osman Konuk Şiiri”, nasıl bir işlevi vardır?
Bir şiir kitabı okurken okurun aklından geçen her şeyin envanterinin çıkarıldığı bir yazı eleştirel yazı sayılabilir mi? Ve ya okurken aklımıza gelenler o yeni anlamıyla “okuma” olur mu?

Zengin üsluplu bir şairden bahsederken olası hatalar“hep delikanlı”, “bırak dağınık kalsın”, alt başlıklarıyla seyredilebilir. Şairin Türk şiirindeki konumuyla ilgili bir tespitte bulunmak temel amacı değil yazının, bu bir sorun değil. Demek ki sadece Konuk şiirinden bahsedilecek. Şairin “kinayeli, alaylı, güçlü ve ironik” üslubuyla ilgili bir ve şairin bakış açısını tasvir ederken bir alıntı yapılmış şiirlerden. Ancak şu ifadelerin bizi ikna etme şansı nedir?

“..aslında uzlaşmaya hazır bir karakter var onun şiirinde. Sanki zorla isyankar edilmiş gibi duruyor.” Nerde duruyor?

“Konuk’un tespitleri çok güçlü. Çağını gören bir tarafının olması şiirinin çıkış kaynağını oluşturuyor.” Çağı görüyor olması değil ama bunun şiirinin çıkış noktasını oluşturduğunu nasıl anlayacağız?

“…iradeli olması gerekirken, rahatlatıcı olması Konuk şiirinin konformist karakterine işaret ediyor.” Şiirin böyle bir testten geçmesi mi gerekir?

“… bir kesimin sözcüsü olmaya yetecek malzemeden yoksun olduğunu bildiği için şair belli bir çemberin dışına çıkmadan konuşmayı uygun buluyor.” Şairin şiirinde olmayan bir şeyden sorumlu tutulması hangi modern eleştiri anlayışının işidir?

“…bireysel şairlerin hepsinde görülen bu özellik yani bir kesimin sözcüsü olmamaları, okuyucuyu itip kakmamaları ve tok ses çıkarmamaları, daha çok tiz, keskin, rahatsızlık vermeyen bir şekilde duyulup kesilen bir ses çıkarmamaları, Türk Şiirinin meselesini omuzlamadıklarının işaretidir.” Türk şiiri için okur omuzlamak lazım ama ?

Merhaba,

Suzan Sarı epey zorlamış. Kasıntı bir yazı bu. Konuşmamdan rahatsız olmuş, dayanak falan bahane. Önce dayanaktan ne anladığını söylemeli çünkü. Ama yoo Suzan Sarı'nın söyleyecek bir şeyi yok. Önce Descartes'ın kitaplarını karıştırmalı. Bakalım Descartes ne demiş dayanak konusunda. Bulamadın Horkheimer'e başvurmalı. Dayanakla ilgili bir şey demişse o, hah buldum dayanağımı deyip, sonra yazmalı. Suzan Sarı'nın yaptığı bu, dayanaktan anladığı da bu. Aslında yapamadığı da bu, anlamadığı da. Yapabilse, eyvallah. Yapabilenler var çünkü. Yapamayanlar ise dayanak arayışlarına devam ediyorlar.

Hakikaten öyle mi diye Osman Konuk yazımı tekrar açıp okudum. Nesnel bir gözle. Hatta bilimsel bir bakış açısını yakalayarak. (Galileo bilimselliği!) Ama yine de Suzan Sarı'nın eleştirilerine bir dayanak bulamadım. Bulduğum bir sürü şey var, emin olun. İlki şu: Suzan Sarı dayanaksız konuşmuş.

Adama sorarlar değil mi, dayanaksız konuştuğumu, bir şeylere dayanarak ispat edebilir misin? Öyle pat küt akla gelen, basit sorularla dayanak bulunmaz. Önce yazıyı, yazının siyasetini ve türünü kavramak gerekmez mi? Gerekir. Ondan sonra doğru sorular sormak gerekmez mi? Gerekir. Descartes doğru sorunun ayrıca bir cevap olduğunu söylemez mi? Söyler. Yani başkalarının ağzından konuşmayı bile beceremiyorsunuz, yapmayın böyle.

Dayanak konusu mühim. Ve modern eleştiride değil de klasik eleştiride (varsa böyle bir şey) çok kullanılmış bir şey. Klasik bir eleştiri, dayanağı yok, dayanaksız falan demek. Modern bir eleştirinin peşinde koşan biri için kaçınılması gereken bir klişe yani. Kofti.

Şimdi bakın. Suzan Sarı'nın kafasında bir cümle var, o da şu: "Osman Konuk büyük şair". Bu cümleyi bir türlü çözemediği, yani ayrıştıramadığı için, benim Konuk şiiri üzerine yaptığım o pırıl pırıl tespitlerin altını-üstünü, önünü-arkasını okuyamamış ve görememiş. Benim tespitlerim canını sıkmış, klişelerini takırdatmış. Canını sıkan cümlelerimi bu yüzden alt alta dizmiş; epey uğraşmış yani; yine de bir şey çıkaramamış. Kendisi bilmez ki eleştiri yazısının görevi indirgemek ve konumlamaktır. Ben Türk şiiri eleştirisine üçüncü bir görev yükledim, o da şu: kazı çalışması. Bunu size anlatmam için sanırım Benjamin'den, Lefebvre'den, Derrida'dan, Foucault'dan ve Bataille'dan epey cümle gevelemem gerekiyor. Gerek yok. Kazı çalışması için insanın şiir kitabını eline alıp okumaya başlaması yeterlidir. Kafanızdaki kalıpları bir yana bırakın ve şiire nüfuz etmeye çalışın. O zaman görürsünüz ki şiirin gediklerinden yeni terimler ve toprak yığınları sökün etmiş geliyor size doğru. (Hiç de öznel olmayın. Nesnel mi? Nesnel de olmayın.) Bunu yapabilir misiniz? Hayır. Yapmayı deneyin, gavurları okumaktan ve kendine dayanak etmekten iyidir.

Ders notları yakıştırması yanlış. Osman Konuk yazım gibi ders notları arıyorsan, bunu ancak Hegel'in ders konuşmalarını kaydeten kişilerde bulursun. Onlarda öğrenilecek çok şey var. Dersinize iyi çalışmanız kaydıyla.

Envanter çıkarma bahsi ayıp. Bundan Suzan Sarı'nın bahsetmesi, bindiği dalı kesmek gibi bir şey. Heves'teki Serkan Işın yazısını okuyun, envanter çıkarma nedir görürsünüz. Tabii yazıdan bir şey anlarsanız; yazıda bir cümleye ve fikre rastlarsanız, entelektüel kasılmalardan başka.

Fazla yazdım. Değmezdi. Ciddiye alınabilecek sorular sormayı denemeli Suzan Sarı, bir dahaki seferde. O zaman cevaplarım. Yazımı tekrar okumalı. Orada sorularına cevap bulabilir. Fazlasını da bulur. Benden kendi kafasındaki Osman Konuk imajına hizmet etmemi, onu biraz daha parlatmamı boşa bekler. Eleştiri bu değildir. Parlatma işini kendisi yapabilir, eleştiri sanarak, yapsın da, yapıyor da.

Not: Hakan Arslanbenzer'in Güntan yazısını Tzvetan Todorov bile yazamazdı.

İyi günler.
Ömer Yalçınova

en birincisi; rica ederim, sizden ya da konuşmalarınızdan rahatsız oluyor değilim. ben arada dergiler alırım böyle, sohbet etmem ama ordaki yazarlarla. tanışmıyoruz yani.

bi yerde Konuk şiiri uzmanı olduğumu söylemiş değilim, düşünmüş olabilirim, düşlemiş olabilirim ya da, ama bütün bunlarla nasıl ilgisi olabilir bunun. çok çok iki başlık var aklımda Konuk şiiri ile ilgili ve bi tanesini yazıyorum şu günlerde. şiirlerle ilgili, bulduğum çerçeveye uygun yapıları incelemek olur o yazının şekli de. zaten blogda yazdığım şeyler de dergide bahsi geçen yazının herhangi bi yazıda kaynakça olamayacağının nedenleri olarak okunabilir. belki şu ifadeyi kullanma ihtiyacı duyabilirim: "Konuk'un şiiri Yalçınova'nın da işaret ettiği gibi 'hep delikanlı' bir şiirdir." büyük konuşmamak lazım.

büyük sorunlardan biri de; Konuk şiiri öyle değil böyledir diyebileceğim bir iddia falan görmedim yazıda. konunun Konuk şiiri olmadığını söylemek zorunda kalmayı istemezdim. (aslında aklımda "Suzan Sarı'nın kafasında bir cümle var.."ı çok uygun devam ettirebilecek bir şey var ama burada kimseyle sen diye yazışmadığım için...)

eleştiri indirgemekse hem de modern eleştiri kuramlarına göre, bu indirgemenin dokunulmazlığı da aynı ilkel eleştiri tarzından geliyor olmalı. modernlik, nesnellik.. bunlardan hangisi kişiye okuduğu metin ve yazarını bulamaç edebileceğini söyler. kişi bunu kendi kendine söyler ve yapabilir, ama sonra buna o isimlerden birini koymaz, kendi adını koyar.

"nesnel gözle okumak"
neresinden başlasam.. gözü değil gözlüğü değiştirirler eğretilemede. okumanın çerçevesi (ahan da gene gözlük) baştan hayal meyal de olsa bellidir. sonra "kişi" o gözlüğü takar ve gördüğünü anlatır. göz öyle lank diye değiştirilir mi? eleştiriyle, okumayla azıcık ilgilenmiş herkes bir romanda ya da filmde en azından, x kişisi y'nin gözlüğünü taktığında x'in herhangi bir olaya y'nin bakış açısıyla baktığının anlatıldığını görmüş olmalıdır. yani ben söylediklerim değilim, aynen Osman Konuk'un 'şiirleri' (!) olmaması gibi.

"yazının siyaseti" bariz zaten, ne diyelim hayırlı olsun okumalarınız/çevirileriniz. zahmetli iş.

bu arada, benim Serkan Işın yazım olmadı hiç, Hz Hubble ile ilgili oldu bi tane. (başka şeylerle ilgili de az oldu zaten.) aramızdaki fark da bu. ve o yazıya bakarsanız kaynakça dışında tek bir kez bile Serkan Işın adı geçmediğini görürsünüz. şiir eleştirisi o çünkü.

dayanaksız konuşmak ve dayanaksız yazmanın kullanım alanlarının farkını da açıklama zahmetine girmeme gerek yok sanırım. konuşmanızdaki herşeyi incelemek gerekecek o zaman, mesela todorov'dan daha iyi yazmanın ölçütleri nelerdir gibi... sıkıcı bi sobhet olurdu.

kendi yaptığı şeyi "pırıl pırıl" diye öven birisi beni ciddiye almazsa ben ben olamam, lütfen.

Konuya karışmak istemiyorum ama madem felsefe işin içine girdi bir el atayım dedim:

Siz eğer bunlardan cümle geveleyebiliyorsanız, şu yukardaki başlığa konu olan düşünürlerden, ne mutlu size! Yalnızca ben şüphe içerisindeyim, sizin bu düşünürlerin cümlelerini, böyle olarak kelimelerini ağzınızla, kaleminizle geveleyebileceğinizi nedense düşünemiyorum... Ağızdan başka nerelerle geveleme yapılabilir, onu da deneyimlemiş değilim!

Saydığınız düşünürlerle onlarca yıl uğraşıp işin içinden zor bela çıkan insanlar mı gevelemeyi bilmiyor yoksa siz bize cümle gevelemek diye isim gevelemeyi mi yutturuyorsunuz! Çok komik gerçekten...

hakikat gerçeklikten çağrılır, gerçeklik de hakikati bekler.

Olaya madem fransızsın ve madem felsefe melsefe deyince yerinde duramıyor yazıyorsun, o zaman biraz düşün, bağlantı kurmaya çalış, yazıma dikkat kesil, ondan sonra tahminlerde bulun istersen.

Bu saydığım isimlerin kıymeti tartışılmaz. Her birini tek tek konuşabiliriz. Bataille'yi tutmam mesela ben ya da Faucoult ismiyle aram hiç iyi olmamıştır. Bunları sana açıklayabilirim. Anlayabilir misin? Bak bunu da ben sanmıyorum. Her neyse... ama işte ne bileyim aman bu herifler süper ya, ben onların eteklerine bile ulaşamam diye de düşünmem. Bunu sen düşünürsün. Ve bu sitedeki kişilerin onda sekizi düşünür. Bu yüzden de hiçbir nane anlamazlar Türk şiirinden ve bu isimlerin eserlerinden.

Mailde bu isimleri anmamın sebebi çok açık. Türk şiiri bahis konusuysa bu isimler dışarıda kalır. Bunların cümleleriyle kimse kendine ve sözlerine dayanak oluşturamaz. Oluşturmaya çalışanlar da komik olur. Dayanak sandıkları, dayak olur çıkar ortaya.

Anlaşıldı mı? Anlaşılmadıysa, netleştireyim: Kimsen artık tanımıyorum seni, sen bu isimleri gevele, baş taçı et; ben gevelemem. Benim bu isimlerin cümlelerini gevelemem ya da geveleyememem sana dokunmasın, tahmin yürütmene sebep olmasın.

Şiir tarafına ben bulaşmadım henüz, sadece her önüne gelenin isim sayarak (çokça eklektik bir okumayla, kulaktan dolma bilgilerle ya da sistemsiz ve bağlantısız bir düşünceler zinciriyle) böylesi tartışmalarda üstünlük sağlama denemesini sizde de gördüm ve dile getirdim... Zaten olayın özü anlaşılmıştır, fazla söze gerek yok! Olayın özü gevelemek yeteneğinde olduğunu iddia edenin [şu durumda siz] gevelemek istememesiyle, bir tür sayılan isimleri [türk şiirine dışta kaldıkları örtüsüyle] bilmediğini kabulle sonuçlanmasıdır! örtük bir kabul okudum ben satır arasında o yüzden aman dikkat edin derrida sous rature'siyle, heidegger lichtung'u, bataille acephale'i, lefevbre ritimanalizi, foucault las meninas'ı [ya da pipo da olur] ile örtmesin sizi! benjamin'i arkaya bıraktım, o örtmeyi değil, açmayı sever de ondan... açın siz de,,, neyi mi! bu soru işte felsefenin başladığı yerdir!

hakikat gerçeklikten çağrılır, gerçeklik de hakikati bekler.

Omer Yalcinova, bence o volum, desibel, bas, tiz vs. gibi tonla seyi ayarlayan dugmeyi biraz saga sola kiviralim.

Simdi ortayi ilk yorumda yaptin zaten -bence pek kavis almadi ama- biraz bekle istersen.

Kimsenin senin saydigin isimler ile bir alip veremedigi yok, ikincisi Turk Siir'i dedigin sey de oyle o kadar da kendi capinda birsey olmayi versin, tamam elin Fransizi pek bir halt anlamaz ama elin Fransiz'i olmadan da o saydigin tonla ismin verdigi tepki cinsi de pek anlasilmaz. Ne yani Namik Kemal vardi da, "dekadan"lar yok muydu? Bati karisinda kaptirilmis ideallerin borazanligini yapanlar mi vardi sadece?

Ha diyebilirsin ki, siz zaten dekadansiniz! Orasini bilmem, bilmek de istemem.

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

Birisi "biçimcilikten" bahsettiğinde -ki genelde edebiyat dergilerinde gördük ki bu bahsetme hiç de hayırlı bir bahsetme değildir- orada idmansızlığı görüyorsunuz. Cemaat.com'da ucundan bucağından bu tartışmalar olmuştu. Orada da yaklaşımların ortalamasına rastlayabiliriz. Hayal, Şiiri Özlüyorum vs.

zamancuvali daha once buradaki olusumun siir kamusunun diger bolumlerinden cok farkli bir yapida oldugunu anlatan bir yazi yazmisti. Ama biz yine de temeldeki farki anlatmaktan vazgecmeyelim, lirik/epik/didaktik vs. hangi tur siir olursa olsun, bizim cikisimiz siirin malzemesine dogru yapilan elestiriden doguyor. Siirin malzemesi nedir diye soruldugunda ilk elde verilen yanit acisindan bakildiginda zaten deneysellik kendini gosterir, gostermekte.

Belki imge nedir, sair nedir, dize nedir vb. tanimlamalarin gercekten "konvansiyonel" oldugunu dusunen herkes ile aramizda bir fark var. Bu fark buyutulecek bir fark degildir ama buyurgan bir farktir. Birilerinin bu isler yuzunden size "sair degilsin" demesini saglayacak bir fark. Iste orada aslinda gercek tahakkum. Ve bizde neden elestiri pek bir tahakkum kokuyor, tahammul degil.

Herkes birbirine benziyor, herkes birbirinden kopya cekiyor. Arada mikron ya da angstrom kadar fark varsa, o da "mizac, hal tavir, hareket vb." gibi verbomotor hallenmelerle cemaat
icinde siir kamusunun enerjisini guclendirmek icin kullaniliyor. Yani Serkan Ozan Ozagac, Ercan Yilmaz icin yazmissa, Ercan Yilmaz da Serkan Ozan Ozagac icin yaziyor. Panoptikon budur.

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

daha önce de birçok durumda bu üzerine alıp almama tereddünü yaşatacak gelişmeler oldu. bu da anlamlı aslında..

tabiki açıklayabilmek için yollar deniyoruz, açıklayıcı tanımlamalar (tdk gibi karşılığını uzun uzun açıklayan sözcükler önermek gibi değil ama) yararlı da oluyor, konuyu kavrama yolunda. mesela kafam karışıyor sık sık benim, yani sözcüklerle yazılıyor diye Gen Tecrübelerine konvansiyonel demeyeceğiz de, deneysel de nereye kadar? ya da sözel şiir? (sözlü değil)
bunu soran biçimcidir...
connected

Harfle yapılan iletmelerde özgürlüğün bir sınırı vardır. Türkçede bu sınır 28’dir. Harf değil de, kelime ele alınırsa, belirli bir kelimeden sonra gelmesi beklenebilen kelimelerin sayısı çok daha yüksek olabilir. Fakat ne kadar yüksek olursa olsun bu da sınırlıdır. Çünkü kelime sayısı sınırlıdır. Bununla beraber uygulanı alanında, gerek harfler için, gerekse kelimeler için, bu sınırlar çok daraltılmışlardır: harfler (ya da kelimeler) dizisinde “anlam” denen şeyin hasıl olabilmesi için bir harf (ya da kelime) ile ondan sonra gelecek olan arasında bazı bağlantıların bulunması gerekir. Yani bir harften (ya da kelimeden) sonra herhangi bir harf (ya da kelime) gelemez, ancak bazıları gelebilir. Gelirse “kaos” olur.

Gürültünün ne olduğunu hatırlarsak, klişe unsurlara hiçbir haber iletmediklerinden, bir nevi gürültü gözü ile bakabiliriz. Bu “klişe gürültü”yü genel anlamdaki gürültüden (yani G’den) ayırmakiçin KG ile göstermek faydalı olabilir. devamı için.

demekte Cöntürk. Bunu aşmış mı aşmamış mı, kullanmış mı kullanmamış mı, sınırlarını genişletmiş mi ya da başka türlü şeyler..

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

Suzan'a birçok yerde katılmakla birlikte, "biçimci"nin ne demek olduğunu merak ediyorum ben. Bunu bir çeşit indirgeme olarak görüyorum, tıpkı "içerikçi" gibi birşey olamayacağı gibi, tıpkı "deneyselci, görselci" ifadeleri gibi.

Bir de şu nokta var, biçimcilik belki Ücra'da ya da Heves'te ya da Tarık Günersel'de bir yere kadar gözlemlenebilir, fakat bunun içerik ile yaptığı girişim ve artık içeriği belirlemekten öte birşey olması durumunda biçimcilik savının hiç bir ağırlığı kalmıyor.

Bulatov buna "binary" edebiyat diyordu, Zinhar 1'deki söyleşide. Binary edebiyat bir şekilde kendi ikilikleri içinde kurduğu sarkacı oradan oraya sallandırıp duran bir enerji ile çalışıyor. Yani adam alfabeyi kabul ediyor ama "biçimci"? Ya da en sıradan içeriği şekilli yazıyor, biçimci?

Eleştirinin 60 sonrasında dilimize kattığı hastalıklı şeyler bunlar ve neden bizi bir şekilde dibe çekecek kadar güçlü olsunlar ki? Ha herkesin bir şekilde birgün "izlenimci" eleştiri yapabileceği bir nokta olacak mı bilmiyorum ama türk şiirinin ahvali böyle çiziliyorsa, işimiz daha da zor.

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

------------- ~ --------------------
Hubble'ın Mercekleri

indirgeme sorunu sadece bu türde bir sınıflandırma tavrında değil, genel olarak (sadece bu sayıdan bahsediyorum) bireysel şairler diye bir dosyayla bahsi geçen isimler ve şiirleri için de geçerli.

biçimcilik demekle şekil, desen, deney, görsellik diye devam eden, birilerinin 'gözününde bulundurulması gerek' dediği kavramları bu kişilere/işlere karşı kullanma rahatlığından yararlanıldığını sanıyorum. yazdığımız/konuştuğumuz herşey bizi 'o şeyci' yapabiliyorsa ne ala;
-"ben nesnel eleştiri yazıyorum"
-"peki"

kaldı ki "yaşasın biçim' diyen birileri varmış ve onlara belli ölçüde hoşgörü gösteriliyormuş diye tarif edilebilecek bu durum, söylem-iktidar çözümlemesine değecek kadar da örtülü bile değil, aslında. 'ikilikler'i öyle pek de bilme'yi kolaylaştıran, masum bölümlemeler olarak almamak lazım, hem de bu 'şekil'de?
connected