Resimli Ay'ın öyküsü, Sabiha ve Zekeriya Sertel'in Amerika Birleşik Devletleri'nden, Türkiye'ye dönmesi ile başlar. İlk olarak Cumhuriyet gazetesinin kuruluşunda bulunan Serteller, ardından dönemin diğer dergilerine göre teknik ve içerik açıdan hayli farklı olan Resimli Ay'ı çıkarırlar. Aylık yayımlanan derginin ilk sayısı 1 Şubat 1924 tarihini taşır.
geniş bir okur kitlesine ulaşma amacıyla yolan çıkan derginin alanı salt edebiyatla sınırlı değildir; modadan, tiyatroya, eğitimden magazin haberlerine her türlü konuda yayın yapar. İlk sayısında yer alan "Resimli Ay mecmua olarak Türkiye'de çıkan ilk eserdir" başlıklı yazıda, "..edebi terbiye almış mahdut bir sınıfa hitap edeceği, okurun ihtiyaçlarını gözönünde tutacağı" belirtilir. Bu sayıda SAbiha Sertel, Hakkı Süha (Gezgin), Hıfzı Tevfik (Gömensoy), Osman Cemal (Kaygılı) yazılarıyla, İbnürrefik Ahmet Nuri "Fırtınadan sonra" adlı tek perdelik oyunu ile yer alırlar.
Okuyucu tarafından beğeni ile karşılanan Resimli Ay'ın ilk sayısı, kısa zamanda ikinci baskısını yapar. Yıllar sonra, Sabiha Sertel anılarında bu beğeniyi şöyle açıklar: "Resimli Ay'ın propaganda metodu da tamamıyla yeni idi. Fikirleri bir klişe halinde, bir dogma halinde, okuyucuya sunmak değil, bu fikirlerin, halkın günlük ihtiyaçlarıyla olan ilgisini açıklamak, onlara tutulacak yolu göstermek amacını güdüyordu. Bunun içindir ki, okuyucuları hayattan alınmış, canlı reel konular sunulmuş, okuyucunun ruhunu, kalbini fethedecek yazılara önem verilmişti."
Resimli Ay, dönemin yazar ve şairlerince ilgiyle karşılanır. İlk sayılarında Yakup Kadri, Sadri Ertem, Yusuf Ziya, Ercüment Ekrem, Hıfzı Tevfik, Mahmut Yesari, Mahmut Rauf, Reşat Nuri, Selim Sırrı gibi isimler dergide en sık görünen imzalar arasındadırlar. Büyük ölçüde, dergiyi Harf Devrimi'ne kadar götüren kadro da bu isimlerden oluşur. Ama derginin günümüze ulaşmasını sağlayan yayını ise 1928-1930 yıllarını kapsar. Önce yeni harflerle okur kaybına uğrayan Resimli Ay, sonra Nazım Hikmet'le yeni bir yayın dönemine girer.
Resimli Ay'ı bütünyle ele aldığımızda, Sabiha Sertel'in de belirttiği gibi, iki evreye ayırma gerekliliğini duyarız. Sertel bunu şöyle açıklar: 1924'ten 1928'e kadar olan devre, gerçek bir demokrasinin kurulması için savaş ve sosyal problemlerin incelenmesi devridir. Fikir cephesini daha ziyade Zekeriya ve ben idare ediyorduk. (...)İkinci devre 1928'den 1930'a kadar devam etmiş yeni bir edebiyatın doğuşunu gösteren bir devre olmuştur. Yazılarda, hikayelerde ilerici, sosyalist fikirler ön plana çıkmıştır. Yazı kadrosu da değişmiştir. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Vala Nureddin, Sadri Ertem ve diğer yazarlar sol bir edebiyatın temcilcileri olarak ortaya çıkmışlardı. Hikayeler, şiirler eskisi gibi yazarların zevkini doyurmak için değil, toplumun gerçeklerini ortaya koymak amacıyla yazılmıştır. Bu yıllar memlekette realist bir edebiyatın ilk doğuş evresi olmuştur diyebiliriz. Sosyalist düşüneceyi açık açık belirtmek imkansızdı. Bu fikirler, hikayelerde, makalelerde, bir sınır içinde ele alınıyordu."
Resimli Ay'ın ikinci evresiyle Türk Edebiyatı yeni bir döneme girer. Derginin bu dönemi öncekilerle hesaplaşmayla ya da öncekileri eleştirmeyle başlar. Derginin Haziran 1929 tarihli sayısında şu sözleri görürüz: "Bu nüshamızda yeni bir mücadeleye başlıyoruz. Maksadımız layık olmadıkları halde, kendimize put yapıp taptığımız kimseler üzerindeki mukaddes örtüyü kaldırmaktır." Bu sözlerle başlayan "Putları yıkıyoruz" kampanyasının 1 Numalaraı "put"u ise Abdulhak Hamit'tir. Kampanyayı başlatansa Nazım Hikmet. Bu sayıda ayrıca Nazım Hikmet'in "İmzasız Adam" imzasıyla "Yarıda Kalan Bahar YAzısı" yayımlanır. Yalnız bu sayıdan önce, yani derginin Mayıs 1929 tarihli sayısında Nazım Hikmet'e geniş yer ayrılır: "Bu ayın en mühim hadisesi: 835 satır ismi altında şiirleri intişar eden Nazım Hikmet bey ve karısı" sunusuyla fotoğrafları basılır. İlhami Bekir Tez ise, Nazım Hikmet'e atfettiği "Açın Ölümü" adlı şiirini, ayrıca Nazım Hikmet'in 835 Satır kitabı üzerine kaleme aldığı bir yazısını yayımlar.
Derginin Temmuz 1929 sayısında, 2 Numaralı "Put" olarak Mehmet Emin "(Yurdakul) üstünde durulur. Mehmet Emin'in ulu bir şair olmadığı, Türkçe'nin ustası olarak bilinmesine karşın, aslında Türkçe'sinin de bozuk olduğu belirtilir. Yine bu sayıda Nazım'ın "Denizin Karşısında", "Sesini Kaybeden Şehir" ve "Cevap" şiirlerini görürüz. Ayrıca, imzasız yayınlanan "Şişli'nin İç Yüzü" başlıklı yazısıysa hayli ilginçtir. "(...) Şişli, alın teriyle kazanan İstanbul sarardıkça, soldukça irileşti, irileşti...Ve cılız İstanbul'un bedeninde bir ur gibi büyüdükçe büyüdü..Bu beldenin sakinleri kimlerdir? Bunlar hangi millettendirler? Hangi sınıfa mensupturlar? Ve hele hayatlarını nasıl kazanırlar?"