Serkan Işın
15.02.2004
Türk şiirinin içinde bulunduğu duruma bakmak için insanın üç şeye ihtiyacı var. Birincisi bir büyüteç, ikincisi bir kurutma kağıdı ve üçüncüsü ise bir kutu kibrit. Nerede üretildiği meçhul, kendi adına söz almaktan aciz, manifacture derdine düşmüş ama insansız bir bürokrasi haline gelmiş yayın ağları arasında pısırık, kitabının 2. baskısının asla yapılmayacağının bilincinde, aşık, müzdarip, müstağrip, kırık dökük, başka bir dilin sözdizimine sevdalı, kent bilincinden yoksun, kendi karanlık gölgesinden başka zifir tanımayan, kötülükten söz açmayan, içine sanki nur dolmuş gibi makine'nin iktidarına kafa tutmak için çiçekten böcekten kırsaldan bahseden, anlar içinde daha da küçülmüş, sebepsiz yere yaygaracı, sebepsiz yere kuralcı, sebepsiz yere romantik, lirik takılan, ilerici olduğunu düşünen, mısraları öyle dantel gibi işlemeye çalışan ama bir türlü kuş desenlerlerinde ustalaşmaktan öteye gitmeyen, eleştiriye gelemeyen, eleştirmeyi bilmeyen, baştan sonra kadar ayak kokan bu şiirden ben sıkıldım. Bu yazıya 2003'ün ortalarında başlamıştım, umarım 2004 yılında da devam ettirecek bir durumlar, putlar çıkmaz ortaya..
Ben aşağıdaki putlardan sıkıldım:
1. İlericilik: Ben ilerinin içinde yaşadığı halde, daha da ileri gitmek isteyen ya da ileri gitmeyi nesnelleştirip böyle put haline sokan, devrimci lirik şiirin borozanlığından sıkıldım. Sıkılmakla kalmadım ona karşı bir savaş açtım kendi adıma. Bu tür şiirlerin Divan edebiyatının çelik jant takma uğraş olduğunu düşünüyorum. Koca koca adamların, hak hukuk hürriyet, adalet, meslek odaları, dernekler falan içinde sohbet ederken kullanmadıkları kelimeleri gelip şiirin içine sırf üslûp derdinden dolayı incelikli şekilde yontmalarından da sıkıldım. Sayrıllık, yalvaç, sanrı, tavsamak vs bunlar artık kullanılmasın. Şair bir ideolojinin esiri ise, gitsin kendi neolojisi içinde sapıtsın ama ilericilik adına saçma sapan bir türkçe ile Windows işletim sistemi Türkçe'sinin asla alt edilemeyeceğini anlasın.
2. Üslup: Biçem de diyebilirdim demedim. Biçem, biçim, bu gibi safsatalar 20. yüzyılın değil 19. yüzyılın saçma fikirleridir dertleridir. Aklileştirmenin zerre kadar yanımızdan geçmediğini görebilmek için insanın dahi olması gerekmiyor. Anlam şiirin mayası değildir, kaldı ki bunun tersindeki düşünce de saçmadır. Bir tarzı olduğunu kabul etmek, bir tarzı sürdürmeyi öncelikli hedef haline getirmek, kendi mekan düzeneğini yaratmayı seçen bir alışverişmerkezinin ya da bir kilisenin ya da bir caminin işidir. Şiirin ele avuca gelmez, amorf olması gerekmiyor mu? Mısra kırmak dünyanın en kolay işidir, nereden kıracağını bilmek ise dünyanın en zor işi bu zevata göre. Geleneğin artık durmuş ve çamura saplanmış düşünceleri ile kavga etmeyi marifet edinen şair için bunlar. Kaldı ki kent dokusu her türlü süreksizliği kendi içinde barındırıyor. Kırsal ya da köy ya da taşra, bunları da içine katarak. Bugün İstanbul'un sürekliliği ve süreksizliği, büyük ve eski zengin mahalleleri altına/arasına yerleşmiş fakir mahallelerle sağlanıyor. Ve bu mahallelerin insanları da kesinlikle şiir okumuyorlar. Giydikleri tşörtlerden, aldıkları kasetlere kadar o muğlak imgeciliğin zırvalarına uzaklar. Kente yakınlar, kapitalizme, vahşi arzuya yakınlar. Onlar için konuşmak bile imkansız neredeyse. Bir üslübu olduğunu iddia etmek, bir kamburu saklamaya çalışmaktır.
3. Evrensellik: Dil bir papağandır. Uçarken konuşabilen papağan duyulmayacaktır ne yazık ki. Hep yere indiğindedir marifeti. Bizim dilimize, kanatları yolunmuş, gagası yemliğe batırılmış bir dildir. Bu dilin sınırlarına türkçe üzerinden erişebilmek için çalışan şairin başka dillere yuvarlanmaması imkansız. Şiir globalizmin kurallarına göre işleyebilseydi "yani yerel düşün, evrensel hareket et (think local, act global)" bugün en azından 30 şairimiz Nobel'e falan aday gösterilirdi. Fakat tarih bize böyle bir kapı açmamıştır. Açsa da içinden geçmek için fırsatımız olmadı. Kendi yerelliğimizde de bir evrensellik falan yattığını sanmıyorum. Bu coğrafyanın yetiştirdiği tek kötü olan Suat (ki o da bir roman kahramanı) hiçbir Fransız'ı etkilemez, etkileyemeyecektir de. Çünkü her fikir kırıntısında olduğu gibi o da bir kağıt-karakter ve melez düşüncenin kağıda postmodernce pastişlenmesinden ortaya çıkmıştır. Biraz ötemizdeki Rusya'nın evrenselle ilgisi olmamasına rağmen, neden bu kadar "evrensel" kalabildiği ilginçtir. Benim görüşüm ülkenin sıcak olmamasıdır. Burası gibi sıcak iklimlerde yazarın beyni bulanır, hele güneye gittikçe kafası karışır. Rus insanı serttir, çetindir, ortodokstur, inatçıdır, bu halka söz geçirmek ya da laf anlatmak için insanın çelikten bir iman sahibi olması gerekir kanımca. Fazla uzatmadan, elbette eskimo edebiyatı evrensel değildir, çünkü içinizi ısıtır sunuluşu. Türk şiirinin evrensel anladığı falan yok, çevirilebilecek ve bütünlüğü ile dünya tarihine katılabilecek şiir de fazla yok. Ne yani, Tarih'i biz mi yaptık ki, methiyetsini ya da mersiyesini yazmak bize düşsün..
4. Polemik: İşbu ki bir polemik yazısı değildir. Kanatlı otomatizmin düzyazı şeklidir. Burada isim vermiyorum ve insanları suçlamıyorum. Kimse ile tanışıklığım çok fazla yok ve eserlerinden takip ettiğim insanlarla da çok fazla muhabbet etmeyi sevmiyorum. Bir şiir yazmış biri, on kitap çıkarmış biri, erkek ya da kadın, ruhsuz başka biri, yazmayı, söyleşmeyi seven başka biri, büyük bir yayınevinde editörlük, yöneticilik yapan biri vb, yapıtları ile yapamadıklarını gövdeleri ile yapabilmeyi umut ettikleri sürece, ben sıkılmaya devam edeceğim. Hele şairlerin kavga etmeleri ayrı bir hödüklüktür. Ortada ne ün, ne para ne de başka bir şey vardır. Tarihe kalmak ise derdiniz kendi tarihinizi, ufak kalem darbelerini büyük amfilikatörlere bağlayarak cazırdamaya gerek yok. Kimse kitaplarınızı daha fazla satın almayacak, daha fazla eleştirilmeyeceksiniz ve asla ve asla şiirleriniz başka birine şehvetle okunmayacaksa, böyle köpürmenin ne anlamı var, polemik, türk şairinin makûs poetikası, taşralılığının en sürekli noktasıdır.
5. Öykücüler: Bu maddenin daha fazla açıklanmaya ihtiyacı var mı? Öykücülerin varlığı, bize hayatın kurgusallığının en açık örneğidir, ne kadar artarlarsa, o kadar çok artacaktır metinler arası oyunların hayatın aynası olması durumu. Kaldı ki onlar şair huyları edindikleri için batıyorlar bana ayrıca, yer kapma, ebelemece, saklanbaç vs gibi harika oyunları nasıl da incelikle falan oynuyorlar. Öykücüler, Türk modernleşmesinin 80 sonrası tasarımının en nadide parçalarıdır. Sistem onları çok sevdi.
6. Halk Şiiri: Artık kemirile kemirile, çiğnene çiğnene bir pelte haline gelen halk şiirinin özgürlükle, özgünlükle falan bir ilgisi yok, tabi başka bir halkın şiirinden bahsetmiyorsak, mesela ben Fransız Halk şiirini daha çok severim diyorsak, o başka. Zaten bunu diyen konumuz dışında. Türk şiirinin bir bel kayması, bir torso çatlaması yaşadığı gerçektir. Halk şiirinin yerini Divan şiiri, Divan şiirinin yerini de toplumcu gerçekçilik aldı. İkinci Yeni kırması bir Garip müsteziliğinin ortasında özgürlük falan kambur duruyor. Üslüba bulanmış lirizmin heyecan verici tarafı, bir benlik oluşturma iddiasıdır. Rilke budur, Lötremon budur. Ama o benliğin çöle vurduğunu anlamak için dünyanın gelip geçiciliğine, paslanmış bir halk dalkavukluğu ile ulaşılamıyor. Yığın şiiri diye birşey yazılabilseydi keşke..(Yani Yılmaz Erdoğan falan dışında da yazanlar var ama çaktırmıyorlar)
7. Rimbaud: Sıkılmayan var mı allah aşkına? Bir kere sunuluşu bize ters yahu? Adam gençti ve gençken yaptı yapacağını, bizdeki yaşlandırma iksirinden o da nefret etti işte. Saçları beyazlatmak için "bleach" daha fazla bleach. Yahya Kemal gibi bir adamın Rimbaud ile ne ilgisi olabilir? Rimbaud'luk yegane, unique birşeydi, geldi geçti. Müslüman olsa ne yazar, Kuran'dan bahsetse. Tam bir batılıydı ve o düşünce silsilesi içinde kaybolmayı seçmedi. Sistemin böyle ikide bir yeni Rimbaud baskısı getirip önümüze koyması ilginç. Çünkü içi geçmiş bir yerellik ya da evrensellik yok onda, herhangi bir şey yok, daha içsel, daha şair ruhu ile ilgili. E şimdi sen yüzsenelik borozan ya da mızıkayı alıp Rimbaud'dan bahsedersen..Rimbaud'yu bile putlaştırdık, o amorf, o ele geçmez, sıvı/gaz karışımı adamın tüm uçuculuğunu kavanoza hapsettik. Ne diyim daha ben!
8. Yıllıklar: Yıllık, şairler için o yılın KDV iadesi gibi birşeydir. Yıllık yapılan harcamanın şiir dergilerden boy göstermesinden sonra, şiir yıllığında bu harcamanın yüzde 5'lik kısımı şaire dedikodu olarak geri döner. Dergileri eskisi gibi okumadığını bildiğimiz okur için gerçekten hiç bir şey ifade etmez yıllıklar. Yıllıklarda ismi geçen şairler görece iyi, adı geçmeyenler ise göre kötü olarak mimlendikten sonra, o yıl yayınlanan şiirlerle ilgisi olmayan üç beş tane eleştiri yazısı da başa ve sona serpiştirilir. 1990'ların ortalarından beri bu yıllık işi, daha önce yıllıktan anladığımız şeyin tam tersi olarak, bir 'scrapbook', yıllığı hazırlayan kişinin 'şiir defteri' olarak sunulsa, eminim en azından bir kişinin görünür olması sağlanabilir. Yoksa bu hali ile yıllık kimin hangi estetik zevk ve/ya hareket adına seçtiği belli olmayan bir seçkiye benzemektedir. Bundan on yıl sonra bu yıllıkların hangisi ve bu yıllığı hazırlayanlardan hangileri bir dönemi hakkıyla 'gösteren' olarak anılacaklardır bilmiyorum. Anılmak başka birşey, nesnel bir ölçüte dayanmayan 'şiirimizde bilmem kaç yılı çok verimsiz oldu'dan öte saptamayı beceremeyen bu kitaplar, ücretsiz dergi ekleri olarak hangi bilimsel çalışmaya, hangi edebiyat bölümü öğrencisinin tezine konu olacaklardır, gerçek anlamda. Bence şu anda yapmaya çalıştıkları şeyin tam tersi olarak geçecekler literatüre; şiirin öldüğü listeler olarak baştacı edilecekler.
Şiir Kelimelerden Yapılır (ya da şiir kelimelerle yazılır): Mehmet Rifat, Mallarme'nin bize 'dilemma' ya da 'bilmece' gibi gelen sözü için ufak bir araştırma yapmış ve bunun otuzun üzerinde ayrı türk edebiyatçısı, yazarı tarafından kullanıldığını ve bu kullanışlarının da çoğunun bağlamı tutmadığını belirtmişti. Cemal Süreya'nın "Folklor Şiire Düşman" yazısındaki kullanımın da bundan nasibini aldığını belirtmek gerek. Burada bahsedilen 'kelime' ile folklorun, halk şiirinin yapısını oluşturan 'kelime' arasında söz ve metin farkı yer alıyor. O yüzden işin içine söz için bellek ve metin için tipografi sorunları gibi şeyler de giriyor. Üvercinka'nın yazısının bunları es geçmesi bir ayıp ya da eksik değil; bana göre o elinden gelenin en iyisini söylemiş, fakat 1956'dan bu yana neredeyse yarım yüzyıl var değil mi? Diğer taraftan bir kesim de 'şiir kelimelerle yapılır' falan gibi 'üretim/tüketim' ilişkilerini işin içine katan, sınıfsal bir tanım koymaya çalışırlar. Bunların da kaynağı Mayakovski'nin devrim tarafından pek sevilmeyen şiir tanımlamasıdır; canlı bir tanımlamadır bu, ama bunun arkasında yatan deneyim Rus Dilinin yüzyıl başında geçirdiği şoklardır; ZAUM tiyatrosunun oyunlarıdır. Şiir kelimelere gelip dayanmadı, şiir metne yani alfabeyi, yazının başlığını, noktlama işaretlerini icat eden matbaaya dayandı, dayanmıştı. Şimdi ise bu bilgisayara dayandı ve işin içinde söz, sadece ses olarak girebiliyor. Şiir, metin olmaya devam ediyor..
Ahenk, ritm bilimum drumbox fikirler: Yukarıdaki maddeye bağlı olarak, fikri ilerlemeden ve teknolojiden zerre nasibini almamış zannetiğimiz Akdeniz ülkelerini (özellikle Yunanistan'ı) izleye izleye, taklid ede ede, şiirimiz için bir ahenk problemi sahibi olduk. Öncelikle şu anda şiirin ahenk, ses gibi öğelerini önümüzde tekrardan (1950'lerden bu yana ikinci kez) sunan zevatın 'nereden' konuştuğu belirsizdir. Eski bir teknoloji olarak söz, şiirin bellek ile olan ilişkisini tamamlamak dışında, o kültürün müziği ile de belli bir bağlantıya sahipti. Karacaoğlan ya da Yunus Emre (ayrı yerlerden de beslenseler) kalıplarını sözün bellek ve anımsama olan ilişkisinin zorluğundan kurmaktadırlar, tıpkı okuma yazma bilmeyen insanların da konuşabilmesi gibi, onlar da şiirlerini daha az anımsamaya izin verecek şekilde müzikliyorlardı. Ölçü buradan doğmuştur belki de. Ve halk şiiri metne bağlı olmadığı için hiç bir zaman Cemal Süreya'nın belirttiği gibi büyük entelektüel yapıları bünyesine katamaz, çünkü o entelektüel sorunların hepsi Yazı'dan sonra, Matbaa'dan sonra 'entelektüel sorunlar' olarak mimlenmiştir. Ahenk, eski bir guguklu saattir, rahatsız edicidir. Her saat daha da artar gürültüsü